Dünya Bülteni - Analiz Merkezi

İsrail’de 27 Ekim seçimlerine yalnızca 49 gün kala 11 Avrupa ülkesi ile Kanada’nın Batı Şeria’daki İsrail yerleşimleriyle ticareti hedef alan ortak adımı, kararın içeriği kadar zamanlamasını da tartışmalı hale getirdi. Kararın açıklandığı gün yayımlanan Channel 12 anketinde Gadi Eisenkot başbakanlığa uygunluk yarışında Benjamin Netanyahu’nun 7 puan önüne geçerken, Eisenkot’un Yashar Partisi 25, Netanyahu’nun Likud’u 21 sandalye seviyesinde ölçüldü. Üstelik benzer bir tablo ilk kez yaşanmıyor. Kanada Federal Mahkemesi’nin 2019’daki etiketleme kararı İsrail seçimlerinden 50 gün, Avrupa Adalet Divanı’nın yine yerleşim ürünlerini hedef alan kararı ise bir sonraki seçimden 111 gün önce geldi. Üç ayrı seçim sürecinde, Batı’dan gelen üç ayrı müdahale niteliğindeki adımın seçim kampanyalarının ortasına denk gelmesi kritik bir soruyu gündeme taşıyor: Netanyahu üzerinde baskı kurmak amacıyla alınan kararlar, İsrail seçmeninde dış müdahaleye karşı refleks oluşturarak tam tersine Netanyahu’nun siyasi toparlanmasına mı hizmet ediyor?

İsrail, son yılların en kritik seçimlerinden birine doğru ilerlerken 8 Eylül 2026 tarihinde Batılı ülkelerden gelen koordineli karar siyasi dengeleri bir anda farklı bir noktaya taşıdı. Kanada, Danimarka, Finlandiya, Fransa, İzlanda, İrlanda, Norveç, Polonya, Portekiz, İspanya, İsveç ve İngiltere tarafından yayımlanan ortak açıklamada, uluslararası hukuka aykırı kabul edilen Batı Şeria’daki İsrail yerleşimleriyle mal ticaretine yönelik ulusal veya Avrupa düzeyinde kısıtlamaların getirileceği, destekleneceği ya da aktif olarak değerlendirildiği açıklandı. İngiltere, Fransa ve Kanada ayrıca yerleşim mallarının ticaretini yasaklayacak ulusal tedbirler hazırlayacaklarını duyurdu. Dolayısıyla ortak bildiriye katılan 12 ülkenin tamamının aynı gün ve aynı kapsamda yürürlüğe girmiş tek tip bir ambargo uyguladığı söylenemez; ancak ortaya çıkan siyasi cephe ve yerleşim ekonomisine yönelik koordineli baskı iradesi son derece açık.

Kararın gerekçesi de gizlenmedi. Ortak açıklamada İsrail hükümetinin Batı Şeria’daki politikalarının iki devletli çözüm ihtimalini zayıflattığı, yerleşimci şiddetinin ve yerleşim genişlemesinin daha önce görülmemiş seviyelere ulaştığı savunuldu. Özellikle E1 bölgesindeki yeni yerleşim projesine ilişkin ihalelerin yayımlanması “kabul edilemez” olarak nitelendirildi. İngiltere Dışişleri Bakanı Ed Miliband daha da ileri giderek yerleşimci şiddetine çok ağır ifadelerle karşı çıktı ve İngiltere’nin yasa dışı yerleşimlerden gelen mallara ithalat yasağı getireceğini açıkladı.

Uluslararası hukuk, Batı Şeria, yerleşimler ve iki devletli çözüm üzerinden yürütülen tartışmanın kendi başına önemli bir siyasi ve hukuki zemini bulunuyor. Ancak kararın İsrail açısından başka bir boyutu daha var: Takvim. Açıklama 8 Eylül’de yapıldı, İsrail seçmeni ise 27 Ekim’de sandığa gidecek. Aradaki süre yalnızca 49 gün. Başka bir ifadeyle 12 Batılı ülkenin koordineli çıkışı, normal bir yasama döneminin sakin bir bölümünde değil, Netanyahu’nun siyasi geleceğinin belirleneceği seçim kampanyasının en kritik haftalarında gerçekleşti. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar da kararı doğrudan seçim sürecine müdahale olarak değerlendirdi. İsrail’in tepkisi diplomatik söylemle sınırlı kalmadı; İngiltere’nin Doğu Kudüs’teki konsolosluğunun kapatılması dahil karşı tedbirler açıklandı.

KARARIN AÇIKLANDIĞI GÜN NETANYAHU İÇİN KRİTİK ANKET

Zamanlama tartışmasını daha çarpıcı hale getiren gelişme ise İsrail’deki seçim araştırmalarından geldi. 8 Eylül’de yayımlanan ve Channel 12 için Midgam tarafından gerçekleştirilen ankette Gadi Eisenkot liderliğindeki Yashar Partisi 25 milletvekilliğine ulaşırken Netanyahu’nun Likud Partisi 21 sandalyede kaldı. Aynı araştırmada “başbakanlığa kim daha uygun?” sorusuna katılımcıların yüzde 42’si Eisenkot, yüzde 35’i Netanyahu yanıtını verdi. Eisenkot böylece Netanyahu karşısında tam 7 puanlık üstünlük elde etti. Netanyahu bloğu 52 sandalyede ölçülürken, muhalefetteki Yahudi partileri 57, Arap partileri ise 11 sandalye seviyesinde gösterildi.

Tek bir anketi seçimin kesin sonucu olarak görmek mümkün değil. Nitekim İsrail’de farklı araştırma şirketlerinin sonuçları arasında önemli farklılıklar bulunuyor ve bazı anketlerde Netanyahu cephesi daha güçlü görünüyor. Son 30 günlük anketlerin basit ortalamasını yayımlayan Polimeter, 8 Eylül itibarıyla Likud’u 24, Yashar’ı 23 sandalye seviyesinde gösteriyordu. Reuters ise aynı gün yayımladığı analizde anketlerin aylardır Netanyahu’nun milliyetçi-dindar koalisyonunun yenilgi riskiyle karşı karşıya olduğuna işaret ettiğini ve Netanyahu’nun sağdaki küçük partilerin oylarının seçim barajı altında kaybolmasını engellemek için yoğun bir birleşme çabası yürüttüğünü aktardı. Dolayısıyla “Netanyahu kesin olarak 7 puan geride” demekten ziyade, Channel 12’nin son araştırmasında başbakanlık tercihinde 7 puan geriye düştüğünü ve genel anket tablosunda iktidarını kaybetme riskinin ciddi biçimde arttığını söylemek daha doğru.

Tam da böyle bir günde Batılı ülkelerin İsrail’e karşı ortak ve sembolik değeri yüksek bir yaptırım süreci açıklaması, kararın amaçlanan sonucu ile İsrail iç siyasetinde üretebileceği sonuç arasındaki farkı tartışmaya açıyor. Netanyahu’nun rakipleri seçim kampanyasını 7 Ekim 2023 güvenlik başarısızlığı, savaşların sonuçları, yönetim sorumluluğu ve Netanyahu döneminin devam edip etmemesi üzerinden yürütürken, dışarıdan gelen toplu ekonomik ve diplomatik baskı seçimin tartışma eksenini değiştirebilir. Seçmen birkaç gün önce “Netanyahu mu, Eisenkot mu?” sorusunu tartışırken bir anda “İsrail’e dışarıdan baskı yapılıyor mu?” sorusunu konuşmaya başlarsa ortaya çıkacak siyasi psikoloji Netanyahu açısından tamamen farklı sonuçlar doğurabilir.

NETANYAHU İÇİN EN GÜÇLÜ SİYASİ MALZEME: DIŞARIDAN KUŞATILAN İSRAİL

Netanyahu’nun uzun siyasi kariyerinin en güçlü anlatılarından biri, İsrail’in dış baskılar karşısında güçlü ve tavizsiz bir lidere ihtiyaç duyduğu tezine dayanıyor. Batılı devletlerin seçimlerden yalnızca yedi hafta önce koordineli şekilde İsrail hükümetinin politikalarına karşı ekonomik önlem açıklaması, Netanyahu’ya kampanyasının merkezini iç politikadaki sorumluluk tartışmalarından dış müdahale tartışmasına taşıma fırsatı verebilir. İsrail hükümetinin daha ilk saatlerde kullandığı “seçime müdahale” söylemi tam da böyle bir siyasi çerçevenin kurulmaya başladığını gösteriyor. İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog da İngiltere’nin hamlesini seçimlere müdahale olarak nitelendiren isimlerden biri oldu.

Seçmen davranışında “bayrak etrafında kenetlenme” olarak bilinen siyasi mekanizma, dış tehdit veya dış baskı algısının toplumun bir bölümünde mevcut yönetime desteği geçici olarak artırabilmesini ifade ediyor. İsrail gibi güvenlik ve dış tehdit konularının seçmen tercihlerinde olağanüstü ağırlık taşıdığı bir ülkede söz konusu ihtimal özellikle dikkate değer. Kararların Netanyahu’ya oy kazandıracağı şimdiden kesin olarak ileri sürülemez; henüz bunu gösterecek seçim sonrası veri bulunmuyor. Buna karşılık kararların Netanyahu’ya kullanabileceği son derece güçlü bir kampanya argümanı verdiği bugünden söylenebilir: “Rakiplerimiz iktidara yaklaşırken yabancı hükümetler İsrail’e ne yapması gerektiğini söylüyor.”

Dış baskının Netanyahu’yu zayıflatması amaçlanırken Netanyahu’nun tam tersine “İsrail’in üzerine gelen dünyaya karşı duran lider” kimliğini yeniden güçlendirmesi ihtimali, kararların siyasi zamanlamasını önemli hale getiriyor. Üstelik 2026 gelişmesini tartışmalı kılan yalnızca seçimlere 49 gün kalması değil. Yakın geçmişe bakıldığında İsrail yerleşimlerini ve yerleşim ürünlerini doğrudan ilgilendiren iki önemli Batılı hukuki kararın daha İsrail seçim kampanyalarına çok yakın tarihlerde açıklanmış olması dikkat çekiyor.

İLK ÖRNEK: KANADA’DAN SEÇİME 50 GÜN KALA GELEN KARAR

Takvim 29 Temmuz 2019’u gösterdiğinde Kanada Federal Mahkemesi, Batı Şeria’daki Psagot ve Shiloh şaraplarının “Product of Israel”, yani “İsrail ürünü” etiketiyle satılmasını yanıltıcı ve hatalı bulan önemli bir karar verdi. Mahkeme, Kanada Gıda Denetim Kurumu’nun konuyu yeniden değerlendirmesine hükmetti. Davanın temelinde tüketicilerin ürünün gerçek menşei hakkında bilgilendirilmesi gerektiği görüşü bulunuyordu.

İsrail’in 22. Knesset seçimleri ise 17 Eylül 2019 tarihinde gerçekleştirildi. Kanada Federal Mahkemesi’nin kararı ile İsrail seçimleri arasında sadece 50 gün vardı. Netanyahu o dönemde de siyasi hayatının en zorlu seçim mücadelelerinden birini yürütüyordu. Nisan 2019 seçimlerinin ardından hükümet kurulamamış, ülke aynı yıl ikinci kez sandığa gitmek zorunda kalmıştı. Dolayısıyla karar, sıradan bir siyasi dönemde değil, İsrail’in hükümetsizlik krizinin ortasında ve son derece sert bir Netanyahu karşıtı-Netanyahu yanlısı seçim kampanyasının son yedi haftasında açıklandı.

Kanada örneğinde kritik bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekiyor. Kararı Kanada hükümeti siyasi takvim belirleyerek almadı; karar bağımsız bir federal mahkeme tarafından, yıllara yayılan hukuki uyuşmazlığın sonucunda verildi. Davanın geçmişi 2017’ye kadar uzanıyordu. Dolayısıyla 29 Temmuz tarihini doğrudan “Netanyahu seçimini etkilemek için seçilmiş bir tarih” olarak gösterecek bir kanıt bulunmuyor. Şüphe uyandıran nokta niyetin kanıtlanmış olması değil, ortaya çıkan siyasi etkinin seçim kampanyasının tam ortasına denk gelmesi.

İKİNCİ ÖRNEK: AVRUPA ADALET DİVANI VE SEÇİME 111 GÜN

İlk örnekten yalnızca birkaç ay sonra ikinci dikkat çekici gelişme yaşandı. Avrupa Birliği’nin en yüksek mahkemesi olan Avrupa Adalet Divanı, 12 Kasım 2019 tarihinde İsrail’in işgal altında tuttuğu topraklardaki yerleşimlerden gelen gıda ürünlerinin etiketlerinde yalnızca coğrafi bölgenin değil, ürünün bir İsrail yerleşiminden geldiğinin de belirtilmesi gerektiğine hükmetti. Mahkeme kararını tüketicilerin yanıltılmaması, menşe bilgisinin doğru biçimde sunulması ve tüketicilerin etik tercihler yapabilmesi gerekçelerine dayandırdı.

İsrail ise birkaç ay sonra yeniden seçime gitti. 23. Knesset seçimleri 2 Mart 2020 tarihinde yapıldı. Avrupa Adalet Divanı’nın 12 Kasım’daki kararı ile seçim arasında 111 gün, yani yaklaşık üç ay üç hafta bulunuyordu. İsrail’in bir yıl içerisinde üçüncü kez sandığa gitmeye hazırlandığı, Netanyahu’nun siyasi geleceğinin yeniden tartışıldığı ve hükümet kurma krizinin devam ettiği bir dönemde Avrupa’dan gelen karar, yerleşimler üzerinden yürüyen uluslararası baskıyı bir kez daha İsrail iç siyasetinin gündemine taşıdı.

Avrupa Adalet Divanı örneğinde de nedensellik konusunda aynı ihtiyat geçerli. Psagot ve Organisation Juive Européenne tarafından yürütülen hukuki süreç Fransa Danıştayı üzerinden Avrupa Adalet Divanı’na 2018 yılında taşınmıştı; duruşma Nisan 2019’da yapılmıştı. Mahkemenin Kasım 2019’daki kararının İsrail’in Mart 2020 seçimine göre özellikle ayarlandığını kanıtlayan herhangi bir veri bulunmuyor. Hukuken birbirinden bağımsız süreçlerin takvimleri ile seçim tarihleri arasındaki yakınlık tek başına koordinasyon veya seçim mühendisliği kanıtı sayılamaz.

Haaretz: YPG’nin Şam’a entegrasyonu İsrail’in Suriye planını bozdu
Haaretz: YPG’nin Şam’a entegrasyonu İsrail’in Suriye planını bozdu
İçeriği Görüntüle

ÜÇ SEÇİM SÜRECİ, ÜÇ KARAR, 50–111–49 GÜNLÜK TAKVİM

Ortaya çıkan kronoloji yine de dikkat çekici. Kanada Federal Mahkemesi’nin 29 Temmuz 2019 kararı 17 Eylül seçimine 50 gün kala geldi. Avrupa Adalet Divanı’nın 12 Kasım 2019 kararı 2 Mart 2020 seçimine 111 gün kala açıklandı. Kanada ile 11 Avrupa ülkesinin 8 Eylül 2026 tarihli ortak girişimi ise 27 Ekim seçimlerinden tam 49 gün önce duyuruldu.

Üç olayın ortak paydası yalnızca tarihler değil. Her üç gelişmenin merkezinde İsrail’in Batı Şeria’daki yerleşim politikaları ve söz konusu yerleşimlerin İsrail’in uluslararası kabul görmüş sınırlarından ayrı değerlendirilmesi bulunuyor. İlk iki karar ürünlerin nasıl etiketleneceğine ilişkin yargısal düzenlemelerken 2026’daki gelişme nitelik olarak çok daha ileri seviyede. Artık tartışma ürünün üzerinde hangi menşe bilgisinin yazacağıyla sınırlı değil; yerleşimlerle mal ticaretinin kısıtlanması veya yasaklanması gündemde.

Aradaki en önemli fark da burada ortaya çıkıyor. 2019 kararları mahkemelerin önüne daha önce gelmiş dosyalardan doğmuş bağımsız yargı kararlarıydı. 2026 kararında ise doğrudan hükümetler devrede. Kanada, Fransa, İngiltere ve diğer ülkelerin dışişleri bakanları ortak bir siyasi deklarasyon yayımlıyor, İsrail hükümetinden politika değişikliği talep ediyor ve ekonomik tedbir seçeneğini açık biçimde kullanıyor. Seçim zamanlaması tartışmasının en güçlü olduğu halka dolayısıyla üçüncü halka.

2026 KARARINDA ZAMANLAMA NEDEN ÇOK DAHA TARTIŞMALI?

E1 yerleşim projesinin ilerletilmesi ve Batı Şeria’daki şiddetin artması Batılı hükümetlerin karar için gösterdiği güncel gerekçeleri oluşturuyor. Dolayısıyla “Neden şimdi?” sorusunun karşı tarafında güçlü ve somut bir yanıt da mevcut: Hükümetler, sahadaki gelişmelerin acil müdahale gerektirdiğini savunuyor. Ortak deklarasyonda E1 ihalelerine özellikle atıf yapılması da zamanlamanın İsrail seçimlerinden ziyade sahadaki son gelişmelerle bağlantılı olduğu tezini destekliyor.

Sorunun diğer tarafı ise kaçınılmaz biçimde seçim takvimine dayanıyor. İsrail’in seçim tarihi bilinmiyor değildi. Netanyahu hükümetinin ciddi biçimde gerilediği anketler de gizli değildi. Reuters 8 Eylül’de, Netanyahu koalisyonunun aylardır yenilgi öngören anketlerle karşı karşıya bulunduğunu bildirirken Netanyahu’nun sağ partileri son anda birleştirmeye çalıştığını yazdı. Aynı gün aday listelerinin teslimi için kritik son tarih yaşanıyordu. Tam da kampanyanın böylesine hassas bir aşamasında gelen Batılı yaptırım hamlesinin İsrail iç siyasetinde hiçbir etki yaratmayacağını varsaymak gerçekçi görünmüyor.

Daha da dikkat çekici nokta, ekonomik etkinin kısa vadede sınırlı kalabilecek olması. İngiliz hükümetinin açıkladığı tedbirlerin ayrıntılı uygulanmasının zaman alacağı belirtilirken, yerleşim mallarının İsrail'in toplam ekonomik hacmi içerisindeki büyüklüğü de sınırlı. Dolayısıyla 27 Ekim'e kadar kararın İsrail ekonomisine vereceği doğrudan zarar ile yaratacağı siyasi ve psikolojik etkinin aynı büyüklükte olması gerekmiyor. Seçimden önce en güçlü etki ekonomik değil, sembolik olabilir. Netanyahu da tam olarak o sembolizmi “İsrail’e dış müdahale” anlatısına dönüştürebilir.

NETANYAHU’YA KARŞI ALINAN KARAR NETANYAHU’YA MI YARAYACAK?

Siyasi paradoks tam olarak burada başlıyor. İngiltere, Fransa, Kanada ve diğer ülkeler yerleşim politikaları nedeniyle Netanyahu hükümeti üzerinde baskı kurmak isterken, uygulanacak baskı İsrail seçmeninin bir bölümünde dış müdahale algısı yaratırsa Netanyahu’nun ihtiyaç duyduğu kutuplaşmayı sağlayabilir. Netanyahu'nun seçim kampanyası iç hesaplaşmadan ulusal egemenlik tartışmasına taşındığı ölçüde, 7 Ekim saldırısı öncesindeki güvenlik başarısızlığı, hükümetin sorumluluğu, askerlik muafiyetleri ve yıllardır iktidarda bulunan Netanyahu’ya yönelik değişim talebi ikinci plana itilebilir.

İsrail’de 8 Eylül gününün siyasi fotoğrafı düşünüldüğünde ihtimal daha da önemli hale geliyor. Netanyahu’nun en güçlü rakibi Eisenkot eski Genelkurmay Başkanı. Reuters’ın değerlendirmesine göre Eisenkot’un Yashar Partisi aylardır yükseliyor ve bazı anketlerde Likud’u yakalıyor veya geçiyor. Channel 12 araştırmasında ise Eisenkot yalnızca parti yarışında dört sandalye öne geçmedi; başbakanlığa uygunluk sorusunda Netanyahu’ya karşı yüzde 42’ye yüzde 35 üstünlük sağladı. Netanyahu açısından kampanyanın “kim daha iyi yönetir?” sorusu etrafında devam etmesi riskliyken, “kim dış baskıya karşı İsrail’i savunur?” sorusuna dönüşmesi çok daha elverişli olabilir.

AYNI SONUCU ÜRETEN ZAMANLAMALAR, AYNI NİYETİ KANITLAMIYOR

Üç tarihi yan yana koymak güçlü bir siyasi örüntü ortaya çıkarıyor ancak analizin en kritik sınırı da burada çizilmeli. 50 gün, 111 gün ve 49 günlük aralıklar dikkat çekici olsa da üç kararın aynı merkezden yönetildiğini, seçimleri etkilemek amacıyla bilinçli biçimde zamanlandığını veya Netanyahu’nun kazanmasını sağlamak için tasarlandığını gösteren kanıt bulunmuyor. Özellikle 2019’daki iki olay bağımsız mahkemelerin çok daha önce başlamış hukuki süreçlerinin sonucuydu.

Ortaya konulabilecek daha sağlam sonuç niyet üzerinden değil, siyasi etki üzerinden kuruluyor. Batı’dan İsrail’in yerleşim politikalarına yönelik sert kararların üç ayrı seçim döneminin hemen öncesine denk gelmesi, Netanyahu’nun her defasında kullanabileceği benzer bir siyasi zemin yaratıyor: dış baskı, egemenlik tartışması, İsrail’e karşı uluslararası cephe ve güçlü lider ihtiyacı. Tesadüf ihtimali ortadan kaldırılamadığı gibi bilinçli seçim müdahalesi iddiası da mevcut verilerle kanıtlanamıyor. Buna rağmen üç ayrı seçim kampanyasında benzer dış politika başlıklarının tam kritik haftalarda İsrail gündemine girmesi, siyasi sonuçları bakımından görmezden gelinecek bir kronoloji değil.

ASIL SORU KARARLARI KİMİN ALDIĞINDAN ÇOK KİME YARAYACAĞI

Batılı hükümetlerin amacı Netanyahu’nun yerleşim politikasının maliyetini artırmak ve iki devletli çözümü korumak olarak açıklanıyor. İsrail iç siyasetinin dinamikleri ise dış politika kararlarının amaçlanan sonuçtan tamamen farklı bir sonuç yaratabileceğini gösteriyor. Bir karar uluslararası alanda Netanyahu hükümetini sıkıştırırken aynı anda İsrail içerisindeki Netanyahu karşıtı seçmenin bir bölümünü “ülkeye dışarıdan müdahale ediliyor” düşüncesiyle iktidarın çevresinde toplayabilir.

27 Ekim sandığı dolayısıyla yalnızca İsrail’in yeni hükümetini belirlemeyecek. Seçim sonuçları, 8 Eylül kararlarının Netanyahu üzerinde baskı mı yarattığını yoksa Netanyahu’ya beklenmedik bir seçim hediyesi mi sunduğunu da gösterecek. Channel 12’nin kararın hemen öncesindeki siyasi fotoğrafı oldukça açık: Eisenkot yüzde 42, Netanyahu yüzde 35; Yashar 25, Likud 21. Önümüzdeki haftalarda fark kapanır ve özellikle sağ seçmende Netanyahu’ya dönüş başlarsa “dış müdahaleye karşı kenetlenme” tezi ölçülebilir hale gelecek. Fark değişmez veya büyürse kararların Netanyahu’ya seçim avantajı sağladığı iddiası zayıflayacak.

Üç farklı seçim sürecinde ortaya çıkan 50, 111 ve 49 günlük zamanlama zinciri şimdilik bir “kanıt” değil, cevaplanması gereken ciddi bir siyasi soru oluşturuyor. Özellikle üçüncü olayın bağımsız bir mahkeme kararından değil, 12 hükümetin koordineli siyasi girişiminden doğması 2026 örneğini önceki iki vakadan ayırıyor. Netanyahu’nun seçimleri kaybetme ihtimalinin yıllardır olmadığı kadar ciddi biçimde tartışıldığı bir anda gelen kararların nihai siyasi etkisinin Netanyahu’yu zayıflatmak yerine yeniden güçlendirmesi halinde ise tarihin ironisi çok daha büyük olacak: Netanyahu’ya baskı yapmak isteyen Batı, Netanyahu’nun seçim kampanyasının ihtiyaç duyduğu en güçlü argümanı kendi eliyle üretmiş olacak.