Lübnan'da olup bitenler üzerinden tartışmamız gereken konular var. Öncelikle Hizbullah'ın geldiği ve bir anlamda Lübnan'ı da taşıdığı aşamaya yakından bakmakta yararlı olabilir.

Çünkü çatışmaların ve savaşların karakterinin tümüyle değiştiği bir dünyada yaşıyoruz. Aynı zamanda devlet, ulus ve egemenlik üzerindeki algılar ve tanımlar değişiyor, kırılıyor.

Hizbullah örneğinde olduğu gibi yarı-egemen yapılar, 'devleti köşeye sıkıştıran' ve dönüştüren bir gelişme gösteriyor. Hamas bir başka örnek. Irak'ta ise Kuzey'deki Kürt yapılanması daha ileri bir örnek kabul edilebilir.

Gelinen noktada cesaretle tartışılması gereken şu:

Bu tür yapılar, ulus devlet modellerini nasıl etkiliyor? Bunları bir tehdit olarak mı algılamalıyız, yoksa sisteme dahil olmaları için çaba mı göstermeliyiz?

Lübnan'da gelinen aşama, Hizbullah'ı sistem içinde tutma ve bu şekilde İran ve Suriye etkisini azaltma eğiliminin ağır bastığını gösteriyor. Nitekim yeni Lübnan Cumhurbaşkanı'nın verdiği ilk mesajlar çok dikkat çekici. Bir yandan Hizbullah'ın İsrail'e karşı mücadeledeki önemine işaret ederken, örgütün silahsızlandırılması konusunda 'sessiz' bir diyalog sürecine işaret ediyor.

Hizbullah, son olaylarda Lübnan ordusuyla karşı karşıya kalmamaya özen gösterdi. Gücünü ortaya koydu; ama hedefinin iç çatışma olmadığının da altını çizdi.

Şimdi merak edilen; Hizbullah'ın bugüne kadar gelmesinde önemli rol oynayan İran'ın bu yeni durumu nasıl değerlendireceği. Şunu da unutmayalım. İran, Hizbullah'ı sistem dışında kalan bir marjinal örgüt olarak değil, Lübnan siyasetinin etkin bir parçası olan bir yapı olarak destekliyor.

Tekrar Türkiye'ye dönelim. Kendi içinde PKK ve onun parantezinde yeralan tüm örgüt ve yapıların, Türkiye'yi etkilemediğini, dönüştürmediğini söylemek, sadece kendimizi kandırmak olur. Hali hazırda terörle mücadelede gösterilen etkinlik ve sağlanan başarı, bu noktayı görmekten bizi alıkoymamalı.

Kaldı ki sınırın hemen ötesindeki örnek, aynı tartışmanın içine istesek de istemesek de bizi alıyor. Kuzey Irak'taki Kürt yapılanması, bunun bağımsız, yarı-bağımsız olup olmayacağı, bizi nasıl etkileyeceği, tehdit boyutu gibi konuları tartışırken de işin bu yönünü ihmal ediyoruz.

Lübnan, artık geri dönülmez bir biçimde Hizbullah'ın sistemde yerini aldığı, hatta belki de Lübnan ordusunu da hızla dönüştürdüğü bir sürecin içine girdi. Bunu ne kadar sağlıklı yürütüp yürütemeyeceği elbette sadece kendisine bağlı değil. Çünkü cumhurbaşkanlığı krizinin çözülmesi, Lübnan'ın uluslararası güçlerin savaş meydanı olmasından çabucak sıyrılması anlamına gelmiyor.

Oysa Türkiye'nin bu süreci yönetme kabiliyeti, demokrasi tecrübesi ve tarihsel derinliği kıyaslanamayacak kadar fazla. Kürt sorununu, Kuzey Irak'ı tehdit olarak algılamadan ve dışa dönük olarak yönetebilme konusunda AK Parti hükümetinin herşeye rağmen cesur ve kararlı olduğunu söylemek gerekiyor. Ama bundan sonrası daha da zor.

Bir sorunu yönetirken, onun sizi ne kadar dönüştürdüğünü dikkate almak zorundasınız. Ancak bu yolla bir yandan sorunu çözerken, diğer yandan o sorunları yaratan sisteminizi yeniden yapılandırma şansını elde edersiniz.

Her sorun bir taleptir. Bunu görmezden gelmenin kimseye bir yararı yok.


Etimesgut Medya Kupası'nda heyecan dorukta


Gerçekten öyle. Çünkü biz yarı finale çıktık. star Gazetesi rakiplerine sürpriz yaparak ilk dörde kaldı. Yarı finaldeki rakip, bir önceki yılın şampiyonu Kanal-A. Bu heyecanlı maç Cuma akşamı, (yani bugün) oynanacak.

Bu arada sevgili Ahmet Hakan. Vakit Gazetesi'ye girdiğin polemik yüzünden güzel bir organizasyonu bir kalemde harcamaya hakkın yok.

Üç yıldır Etimesgut Belediyesi bu turnuvayı düzenliyor. Bütün medya geliyor, kıran kırana maç yapıyor. Üstelik gerçekten dört dörtlük bir organizasyonla.

Bir futbol maçı üzerinden ideolojik savaş yapanlar yüzünden böyle bir organizasyona haksızlık etmeyelim.


Dinleme ve CHP'nin iflah olmaz tutumu


En taze örnek 28 Şubat. Özel hayatlar, birbiri ardına çıkan kasetler, amiral gemisi başta olmak üzere büyük medyanın sürmanşetlerine taşınan hikayeler.

Kimse o zaman bu işlerin mahremiyetini konuşmadı. O kasetlerin, o bilgilerin nasıl elde edildiği konusunda hassasiyet göstermedi.

Aksine gayr-ı meşru yollardan elde edilmiş onlarca haber ve bilgi, her türlü manipülasyon için sonuna kadar kullanıldı.

Şimdi ortaya çıkan manzaraya bakın.

Telefon dinlemek tek kelimeyle mahremiyetin ihlalidir. Apaçık tecavüzdür.

Ama bugün gürültü çıkaranların bu konudaki sicili bozuktur, kötüdür, rezalettir.

Onun için ortada bir yanlışlık varsa eleştirme hakkı yine bizimdir.

Önder Sav denilen adamın rezaletine tek söz söylemeyip bir meslektaşımızı gizli kamereyla suçlamak saçmalığın ve yüzsüzlüğün dik alasıdır. Bu bir.

Yasa dışı yollarla telefon dinlemek ve bunu yayınlamak da aynı ölçüde kepazeliktir. Bu da iki.


 Kaynak: Star