ABD BM Güvenlik Konseyi’nden İran’a yeni yaptırım yolunda ilerleyerek, bu ülkenin 1.2 ton düşük düzeyde zenginleştirilmiş uranyumu (LEU) reaktör yakıtı olarak yeniden işlenmek üzere Türkiye’ye gönderme önerisini ıskartaya çıkarmış oldu. Batılı diplomatlar bu fikri reddetmediklerini iddia ediyordu, fakat BM kararının etkisinin gelinen noktada ne olacağı herkes için açıktı. Bu, Barack Obama’yı pişman edebilecek bir hata.
Doğru, bu kez Rusya ve Çin de ABD’nin tarafında, fakat her iki ülke de akıntıya uymakla çok fazla riske girmediği gibi, akıntının gücünü azalttıkları için övgü topluyor. ABD diplomasisini tekrar güç kullanımının önüne koyma çabasına çok fazla zaman ve enerji yatıran Obama içinse aynı şeyi söylemek mümkün değil. Birçoklarınca, tam da masaya bir şeyler geliyor gibi göründüğü bir dönemde masadan kaçan taraf olarak görülecektir.
Musavi de ‘nükleer’ diyor
Bu, Türkiye ve Brezilya’nın kotardığı anlaşmanın zorluklarını azımsamak anlamına gelmiyor. Fazlasıyla gerçek sorunlar vardı: İran’ın dışarı göndermeyi önerdiği LEU’nun miktarı, toplam stoğu-nun sadece yarısıydı; İran uranyumu yüzde 20 düzeyinde zenginleştirmeyi sürdürecekti ve nakliyenin ne zaman yapılacağına dair bir tarih belirlenmemişti.
Fakat İran’ın bu anlaşmayla verdiği tavizler de görmezden gelinmemeli: Yakıt tek bir seferde nakledilecek; yeniden işleme İran dışında gerçekleştirilebilecek ve yakıt çubukları belirlenmiş bir takvim dahilinde teslim edilmiş olacaktı. Geçen yıl benzer bir anlaşma önerildiğinde İran’ın itiraz ettiği noktalar bunlardı ve bu kez itirazlarından vazgeçmiş durumda. Yakıt takası İran’ın nükleer programına dair kuşkuları sona erdirmeyecek, fakat bir emsal oluşturacaktı.
Fakat aksine, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu gelinen noktada İran’ın artan zenginleştirilmiş uranyumun stokunun kontrol edilebilecek koşullarda tutulmasını garanti almak konusunda hiçbir ilerleme kaydedebilmiş değil. Aslında, İran’ın nükleer programının sivil kalmasına yönelik uluslararası çaba BM kararıyla bir adım geriye gitti.
Yaptırımlar, Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad ve Devrim Muhafızları’nın dünya kamuoyunu görmezden gelmelerinin bedelini ağırlaştırmayı amaçlıyor. Fakat finansal kısıtlamaların mimarları iki uygunsuz gerçeği ele alabilmiş değil.
İlki şu: Mir Hüseyin Musavi’nin muhalefet hareketi de uranyum zenginleştirmeyi ulusal bir hak olarak görüyor ve yeni yaptırımlara karşı çıkıyor. İkincisiyse şu: bizzat Ahmedinecad bu yaptırımlardan gayet memnun olacak. Yenilenen yaptırımlar ona dünyayı görmezden gelip kazanma fırsatı verecek. Ülkeyi sarsan tartışmalı seçimlerden bir yıl sonra herkes durum muhasebesi yapıyor.
Seçim sonrasında İslam Cumhuriyeti’nin otoritesine karşı en büyük meydan okumaya tanık olundu. Fakat baskı, işkence, göstermelik mahkemeler, hapishanedeki tecavüzler ve idamlarla geçen aylar amacına ulaştı: Yeşil hareketin başı ezildi ve içi boşaltıldı. Hareketin ismi var cismi yok liderleri olayların yıldönümünde barışçı gösteri çağrısı yapıyor, zira barışçı protestonun bile ne gibi riskler içerdiğini gayet iyi biliyorlar. İran atasözünde denildiği gibi: Kültablasında ateş var, fakat ne zaman, nerede tekrar harlanacağını kestirmek imkânsız.
İki reformcu (Musavi ve Mehdi Kerrubi), kendilerini İslam devriminin ruhani lideri Ayetullah Humeyni’nin gerçek mirasçıları olarak göstermeye çalışıyor, fakat Humeyni’nin halefi Ayetullah Ali Hameney onları Batı güdümlü hainler gibi sunma çabasında epey yol kat etti.
Geriye dönüp bakıldığında, Batı medyasının muhalefeti ateşlemek konusunda Twitter ve Facebook’un rolünü abarttığı görülüyor. Batı medyası siyasi mücadele-yi salt siyasi olarak faal ve eğitimli seçmen kitlesiyle rejim arasındaki bir mücadele olarak resmetti, oysa bu aynı zamanda İran’ın liberal ve (en az altı milyonluk) muhafazakâr kesimi arasındaki bir mücadeleydi. Muhalefet ateşi hâlâ yanıyorsa da, şu an yığınla sigara külünün altında. (Başyazı, 10 Haziran 2010)
Kaynak: Radikal