Nuşuzdan şuzuz'a : Kadın egemen topluma doğru
Yükümlülük ve bir vecibe bağlamının dışında görenler başörtüsünü diledikleri gibi takabilirler ve başörtüsüyle istediklerini yapabilirler. Bu özgürlükleri olur. Dolayısıyla başörtüsünü özgürlük bağlamında gören birisi, onun altında her türlü eylemi de özgürce icra edebilir. Buradan varmak istediğimiz sonuç belli: Başörtüsü takmak bir hak olmanın ötesinde bir vecibedir de. Onu vecibe yerine özgürlük alanına indirgediğimizde veya hapsettiğimizde yasaklayıcılarıyla aynı zemine düşmüş oluruz. Bu bağlamda, aslında biraz yadırgatıcı olsa bile, 'Çankaya'nın başörtülü mü veya başörtüsüz mü first lady'si tartışması saçma ve beyhudedir. Zira bu durumda başörtüsü şeklen esaretten kurtuluyor ve özgürlüğüne kavuşuyor ama muhtevası yine kurtulamıyor. Protokollerin veya münasip olmayan mekânların esiri kalıyor. Özgürlük sağlanıyor ama ödev veya vecibe sağlanamıyor.
Sözgelimi, Hayrünnisa Gül Çankaya'ya çıktığında elbetteki başörtüsünün anlamıyla pek bağdaşmayan protokollere veya teşrifatlara katılmak durumunda kalacak. Bunun icracısı olacaktı. Belki dışişleri bakanlığı sırasında yaptığı gibi misafirlerine likör ve çikolata dağıtmak zorunda kalacaktı. Belki bunlar Çankaya yolunda göze alınanlardı. Bir de Vecdi Gönül'ün açık olan eşinin Çankaya'ya çıktığını ve başörtüsüz olarak protokol ve teşrifat görevlerini yaptığını tasavvur edelim; en azından birincisinden daha fazla tutarsız veya çelişkili olmayacaktı. Elbette bunu söylerken 'mala yüdreku kulluhu ya yütreke kulluhu/ tamamı elde edilmeyen tamamen terkedilmez' kaidesini nazarı dikkatten kaçırıyor değiliz. Ama yine de sapla samanı birbirine karıştırmamak ve kutsal sembolleri kudsiyetinden arındırmamak lazımdır. Desacration denilen kudsiyetinden ayırma bağlamında AKP anlayışının defolu olduğunu görüyoruz.
AKP'lilerin zaman zaman yanlışlar içine düştüklerini mütalaa ediyoruz. Sözgelimi, rafa kaldırılsa da İstanbul Belediye Başkanı Kadir Topbaş İstanbul'a bir Mevlana heykeli dikme fikrinde idi. Daha acısı: Yalçın Akdoğan gibi kimi arkadaşların Yunan filozoflarının peşine takılarak 'Tanrı'nın egemenlik alanını kozmik alanla sınırlandıralım; oraya hasr ve hapsedelim' dediklerine şahit oluyoruz. Bu ne büyük savrulmadır yarabbi? Bu büyük bir kafa karışıklığı ve bulanıklığıdır. Dolayısıyla laiklik lafzı olmaktan öte çok derin bir mevzu ve meseledir. Bu anlamda, kimi başörtülüler lafzı ve literal olarak laikliği reddetse de onu Beni İsrail'in Mısır'da buzağıya tapmayı içselleştirmeleri gibi farkında olarak veya olmayarak içselleştirdiğini görüyoruz.
Dolayısıyla bazen başörtülülerin sosyolojik olarak laik olduklarını buna mukabil açıkların da sosyolojik olarak İslamcı olabildiklerini farkediyoruz. Bu hiç şaşırtıcı değil. Özellikle de yaşadığımız dönem itibarıyla. Bu sosyolojik laikliğe dünyevileşme veya sekülarizm de diyoruz. İran ve Türkiye gibi ülkelerde ve hatta İslam dünyasının geri kalan bölümlerinde, diliyle İslamcılığı savunduğu halde seküler hayat tarzı yaşayan kitleleri görebiliyoruz. Buna mukabil, İslamcı bir kimliğe veya aidiyete haiz olmadan da içtimai olarak İslam'ı yaşayan ve bu anlamda sosyolojik olarak dindar olan kitleleri veya insanları müşahade edebiliyoruz.
Bu bağlamda, son krizde The Independent gibi gazetelerin bazı yazarları Türkiye'de başörtülülerin ulusalcılara göre daha modernist olduğunu yazdılar. Bu sürekli olarak Elizabeth Özdalga ve Taha Akyol gibilerin savundukları bir husustur. Bu isimler başörtüsünün bir emansipasyon aracı yani özgürleştirici bir etkiye sahip olduğunu savunuyorlar. Halbuki tam tersine Kasım Emin 20'inci yüzyılın başlarında veya 19'uncu yüzyılın sonlarında Tahriru'l mer'e adlı kitabında yazdığı bunun tam tersi idi. O gün itibarıyla açıklığın emansipasyon yani özgürleştirme aracı olduğunu savunuyordu. Bugün ise durum tersine dönmüş durumda. Şimdiyse yerli ve yabancı kalemler başörtüsünü gelenekten özgürleştirici bir araç veya sembol olarak görüyorlar. Taha Akyol ' başörtülü kızlarımız annelerinin veya nenelerinin giremedikleri alanlarda boy gösteriyorlar' diyor. Somut örneği Çankaya olsa gerek.
Tam da bu noktada başörtülü Ayşe Böhürler somut olarak başörtüsünün gelenekten özgürleştirici yönünü ortaya koyuyor veya temsil ediyor. Alev Alatlı ile bir konuşmasında modernizmi savunmak Ayşe Böhürler'e düşerken tersine geleneği ve başörtüsünün muhtevasını savunmak da Alev Alatla'ya kalıyor. Acı ama gerçek. Bu bağlamda, başörtüsü yanlış başta duruyor. Her ne kadar açık olsa bile başörtüsü Alev Alatlı'nın hakkı onun tarzına yakışıyor. Nimet Çubukcu da bir mukayesesinde Başbakan'ın eşi Emine Erdoğan hanım ile Baykal'ın eşi Olcay hanımı bu yönüyle karşılaştırmıştı. Burada şizofrenik bir kopukluk var. Ancak parçalanmışlığın aşılması ve ikisi şıkkın bir araya gelmesi başörtüsüne anlamını yeniden kazandırabilir.
Sözkonusu mülakatta, Ayşe Bölürler'in feminen bir yaklaşım serdetmesine mukabil Alev Alatlı Türk erkeğini savunuyor. Türk erkeğinin melek gibi olduğunu söylüyor. Nuray Mert'in de kimi zaman böyle yaklaşımlar içinde olduğunu biliyoruz. Feminenlerin tam karşısında İsmet Özel, ve Dücane Cündioğlu gibi bazı isimlervar. Bu isimler biraz da karşı refleksle kadını yeren bir tavrı benimsiyorlar. Halbuki o da doğru değil. Kadının hırçınlığı veya feminen olması, kendisini sevimsizleştiriyor. Kendi kendisini ontolojik bağlamına yabancılaştırıyor. Uyum ise kadın veya erkek olsun insanları sevimli kılıyor. Alev Alatlı sözlerini eğip bükmeden söylüyor. Alev Alatlı'ya göre, Türkiye'de kadın değil bir erkek sorunu var. Erkeğin otoritesinin aşınmışlığı var. Bu bağlamda, Türkiye de kadın egemen topluma doğru yuvarlanırken dünyayı taklit ediyor. Bu taklit hali kadını mutlu etmek bir tarafa tam tersine kadını mutsuz kılıyor. Aşırı cinsiyet vurgusu ve bunun getirdiği pozitif ayrım üzerine Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle 'nuşuz' ortaya çıkıyor. Nuşuz da (serkeşlik) toplumda şuzuzu yani aykırılıkları besliyor ve tetikliyor. Alanını genişletiyor. Fıtri ve ontolojik dengeyi bozuyor. Kimliğini bulma amacıyla çıktığı bu seyrü seferde kadın, kimliğine yabancılaşıyor yalnızlaşıyor. Serkeşliği hırçınlığa dönüşüyor. Erkeğe yabancılaşması aslında kendi kimliğine yabancılaşmadır. Daha sonra da insan varlığına yabancılaşmasıdır. Bu da fıtri ve ontolojik bir sapma halidir. Alev Alatlı ile Ayşe Böhürler arasında yapılan ve yayınlanan bu röportaj aslında tarihe düşülmüş bir not. Bu itibarla bazı kısımlarını yeniden hatırlamakta yarar var ( 28/1/2007, Yeni Şafak Pazar Eki):
"*Türkiye kadın sorunlarının yumak olduğu bir ülke, siz bu sorunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
*Kadının ayrı bir faktör olarak ele alınmasını yadırgayan biriyim. Dünyanın neresinde olursa olsun kadın, yaşadığı kültürün ayrılmaz bir parçası. O yüzden uluslararası kadın dayanışması filan bana hep sakat gelmiştir. Çünkü kadının ortak tarafı varsa o da çocuk doğurmasıdır. Mesela Madam Merkel, Sudanlı bir çocuğa sütannelik yaptığı zaman kadın olarak görebiliyorum. Şimdi bu temel ortak nokta işlemediği sürece geri kalan bana biraz moda akımı gibi geliyor. Bunun altında yine batı çıkışlı bir feminizm olduğunu düşünüyorum.
*Türkiye'de toplumun ataerkil bir toplum olmadığını söylüyorsunuz...
*Türk toplumunun ataerkil olduğu şeklindeki anlayış doğru değil. Tersine biz anaerkiliz. Biz kadın-erkek ilişkisi deyince, işte karı- koca veya sevgili ilişkisi filan anlıyoruz. Oysa buradaki ilişki anne ile oğul arasındaki ilişkidir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye'de annedir hâkim olan. Bu hâkimiyet ömür boyu da sürer. Hiçbir gelin, sevgili ve eş de erkeğin annesinin otoritesini yok edemez. Töre cinayetlerine bakın. Hiçbir annenin kızının önüne atladığını koruduğunu göremezsiniz. Silahı oğluna veren annenin kendisidir. Töreyi kadın korur.
*Töreyi koruyan, kadını ikinci sınıflığa mahkum eden yine kadın mı?
*Kimse bana kadının ikinci sınıf olduğunu söyleyemez. Töreyi koruyorsunuz. Kraliçe sizsiniz. Neyin ezilmesi? Kadın evinde kesinlikle iktidardır. Dahası 1923'ten itibaren yasal olarak, ondan evvel fiili olarak evinin dışında da egemen olmaya başlamıştır. Öğretmenlerin ezici çoğunluğu kadındır. Bütün bunlar kadınların toplumu şekillendirmede egemen olduğunu gösterir.
*Kadının siyasette yokluğu karşımıza geri kalmışlığımızın bir göstergesi olarak getiriliyor...
*Siyasette kadın niye olsun. Kendi egemenlik sahası içinde meseleyi götürüyorsa, siyaseti aşağılayamaz mı? Kadının egemen olması için siyasette olması mı lazım? Birisi bir şeyi yapmak istemiyor diye suçlayamazsınız.
*Kadınların şiddete maruz kalmasına ne diyorsunuz, boşanmanın suç olarak algılanması da mı yanlış kriterdir?
*Şiddet her toplumda var. En gelişmiş dedikleri Amerikan toplumundaki şiddetin ölçüsünü verin ben de size Türkiye'dekini vereyim. Yani Türkiye, Müslüman'dır diye mi dövüyor? Yok canım. Şiddet başka bir unsur, bunu karıştırmamak lazım. Ve Türk erkeği diğer erkeklerle karşılaştırıldığında melaike gibidir. Kaldı ki Darülaceze'ye gidin sorun, yaka paça sokağa atılmış kaç tane erkek var.
*Kadınların ikinci sınıf muamelesi gördüğü doğru değil mi?
*Buna katılıyorum. Ama kulvar değiştirdik. Hem bu töreyi tutan kadın. Hâkimiyet onda. Aşağılayan da biz değiliz, dışarıdan bakan. Bu bizim hâkimiyetimiz. Bugün evli olsam, kocamdan dayak yesem de karakola filan gitmem. Hiçbir kuvet beni karakola götüremez. Sopadan hoşlanmamdan değil, kol kırılır yen içinde kalır. İtirazım kendi yaşam biçimimizin bize bir türlü bırakılmaması.
*Erken evlendirme, şiddet ve namus cinayetlerir30; Bunları nasıl çözeceğiz?
*Neyi çözeceksin Allah aşkına? Çözecek bir şey yok ki. Ben dert nedir onu anlamıyorum. 13 yaşında evlendirdiğin kızın kocası 14 yaşında. Hayat beklentisinin kısa olduğu dönemler insanlar daha erken evlendirilir, töreler de bunu devam ettirir. Zamanla aşılacak şeylerdir. Şu da var, 18 yaşına giren çocuğun cinsel istekleri var. Müslüman toplumda ne olacak bunların hali? Cinsel ihtiyaçlarını karşılayacağı bir kız mı bulsun? Kıyamet kopar. Evlendiriyorsunuz, makul değil mi?
*Oğullarını okula gönderen aileler kızlarını göndermiyor...
*Bizim geleneğimizde, erkek çoluğunu çocuğunu geçindirmekle mükelleftir. O sorumludur, kadın değil. İmkanlarım tek çocuğa yetse erkeği okutmayı tercih ederim.
*Çile çekmek daha çok kadın için kullanılırr.
*Çünkü erkek daha naiftir ve kendine yediremez çile çekiyorum demeyi. Bu ülkenin erkeklerinin çok aşağılandığı, horlandığı kanısındayım.
*Erkek hem aldatıyor, hem de yalan söylüyor!
*Hayatım, gözünüzü seveyim kaç tane? Ne olur istatistik verin. Ben size günde 800 nüfus alan bir İstanbul'dan bahsediyorum, siz bana Reina'nın... Hepsini toplasanız 800 ya çıkar ya çıkmaz zaten.
*İslam'ın kadın üzerinde baskı olduğunu iddialarına ne diyorsunuz?
*Tümüyle yalan. Acı olan şu ki bizim ne müderrisimiz, ne imamımız Hıristiyanlığı, Yahudiliği biliyor. Bilmediğimiz için de böyle palavraları yutuyoruz. Tersine İslamiyet sorumluluğu insanoğluna vererek batının ancak aydınlanmada gelebildiği bireyselliği baştan koymuştur.
*Batı feminizmine karşı olmanızın nedenleri neler?
*Karşı filan değilim. Sadece öykünülmesine, dayatılmasına karşıyım. Ve bunun getirdiği yıkıma karşıyım. Unisex meselesi, kadına benzetilmeye çalışan erkekler, metroseksüellik... Bütün bunların müthiş tahripkar olduğunu düşünüyorum. Erkeği kadınlaştırmanın kimseye yaramayacağını düşünüyorum son tahlilde. Çünkü hayat yiğit tanımı üzerine kurulur. Kadının da vardır yiğidi..."
Burada altı çizilmesi gereken satırlar var. Bunlardan birisi şu: Kendi yaşam biçimimizin bir türlü bize bırakılmaması. Yabancıların tarzı bize dayatılması.
Sorularda sırıtan erken evlenme ve namus cinayetleri gibi meseleler tam da ABD ve BM projelerinin bir yansımasıdır. Bu anlamda, Kahire'de yapılan kadın ve aileyle alakalı BM toplantısında alınan tavsiyelerden birisi, kız veya erkeklerin erken evlendirilmesinin yasaklanması ve buna mukabil zinanın suç olmaktan çıkarılması yönündeydi. Bütün İslam alimleri bu tavsiye veya hükmün karşısında yer almışlardır (Bak: El İslam ve Tehaddiyatu'l asr, Sıddık Bekir Atiyye, Ezher dergisi Mayıs 2007 sayısı).
Bu bağlamda, kız ve erkek çocuklarının şer'an erken evlendirilmesi ile namusun ve onun üzerinden ahlakın ve sosyal dengenin korunması bağlamında Suriyeli âlimlerden merhum Muhammed Ali Sabuni'nin bir kitabını hatırlıyoruz. Namus cinayetlerine gelince; bu tartışmalı bir husustur. Seküler toplumlarda idam meselesini şer'i düzeyde onaylayıp onaylamama meselesine benzer. Her hüküm için ayrı bir yaklaşım sözkonusudur. Burada red veya kabul genelleştirilemez. Her vaka kendi bağlamında değerlendirilir. Bunun ötesinde, aslında mülakat yapanla yapılan yanlış yerlerde durmuşlar. Başörtüsünün yanlış kafada durması gibi. Soru soranla sorulanın aslında yer değiştirmesi gerekiyormuş. Feminizmin en temel hastalığı eşitsizlik üzerine kurduğu tatminsizlik kurgusu ve duygusudur ve onun açtığı rahnelerdir. Bu hastalık ya da feminizm kadının ve onun ötesinde erkeğin ve insan soyunun geleceğini tehdit etmektedir. Ama Alev Alatlı'nın dediği gibi sorunun bir parçası de erkek sorunudur. Sadece kadınlara yüklenmenin de bir manası yoktur. Zaten burada, kardınları değil kadınları ayartan zihniyeti hedef alıyoruz.
Son tahlilde söylenebilecek söz şudur: Nasıl inanırsanız öyle yaşarsınız nasıl yaşarsanız da öyle inanmaya başlarsınız.