Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesi, İslam-demokrasi-modernite gibi kavramlar eşliğinde seçime odaklanan dünya kamuoyu tarafından da yakından izlendi. Köşk'e kimin oturacağı Türkiye'yi "model ülke" haline de getirebilirdi, hayal kırıklığına dönüşen büyük bir başarısızlık örneğine de.
Model ülke dendi mi, bazılarının yüreği ağzına geliyor. Başkalarına dayatılan bir modelden bahsetmiyorum. Sadece İslam ve demokrasi üzerine yıllardır kafa yoran insanlara verilebilecek somut bir örnek ihtiyacına değiniyorum.

Gül'ün İslamî gelenekten geldiği âşikar. Bunu kimse reddetmiyor. Ancak, siyasete başladığı Milli Görüş mecrasından ayrıldığı, daha demokratik, daha özgürlükçü, daha katılımcı ve çoğulcu bir yola girdiği de bilinen bir başka gerçek. Milli Görüş'ü devam ettiren siyasi parti, bu yüzden hem Gül'ü hem Erdoğan'ı ağır bir dille eleştiriyor. Abdullah Gül'ün Tayyip Erdoğan liderliğinde girdiği yenilikçi hareketin yüzü Batı'ya dönük. Bu nedenle Avrupa Birliği yolunda büyük reformlara imza attılar. Aynı kadro, bağlı bulundukları coğrafyanın kültürel kimliğiyle de barışık. Hem İslamî kültürü önemsiyor hem de İslam dünyası ile sağlam bir diyalog kurmaya çalışıyorlar. Bu durum, onları dünya nezdinde ilginç bir örnek haline getirdi. Milli Görüş'ten ayrılırken kendilerini muhafazakâr-demokrat olarak tanımladılar; sadece Türkiye kamuoyu değil, bütün dünya ve özellikle İslam dünyası bu yeni tanımın yansımalarını mercek altına almış durumda.

Abdullah Gül'ün Çankaya Köşkü'ne çıkması, dünya kamuoyuna önemli bir mesaj verdi. Büyük bir değişim ve dönüşüm yaşamasına rağmen muhafazakâr kimliğini koruyan ve bu arada demokrasi sınavından defalarca geçen bir insan, devletin en zirve noktasına seçimle gelebiliyor. Bu, Türk demokrasisinin zaferidir ve dünyanın hem Doğu'suna hem Batı'sına sunulmuş çok açık bir başarı örneğidir.

"İslam'la demokrasi bağdaşmaz" diyen bazı Batılıların şaşkınlığı bu yüzdendir. "Türkiye'de halk iradesinin önemi yoktur. Seçilenler yol, elektrik, su gibi işlerle uğraşır; ülkeyi asıl yöneten kurumlardır, atanmışlardır" diyerek Türkiye'deki demokrasiyi sera rejimi halinde görmek isteyenler de şaşırdı Çankaya seçimine.

Gül'ün Çankaya'ya çıkması muhafazakâr çevreler için şımarıklık vesilesi olamaz; olmamalıdır. Bu yeni durumu bir sürecin sonu ya da bir sürecin başı gibi göstermek isteyen aşırı laikçiler de doğru yapmıyor. Abdullah Bey yönetimindeki Köşk'ten ne Cumhuriyet'imize, ne laikliğe, ne Atatürk'ün mirasına zarar gelir. Tam aksine; Türk demokrasisi dünyaya çok partili rejime geçen bir İslam ülkesi olarak önemli bir mesaj vermişti. "Türkiye model mi?" tartışması buradan çıkıyordu; zira Müslüman kimliğine rağmen demokrasiyi bu kadar özümsemiş bir başka ülke göstermek hiç de kolay değil. Şimdi Türkiye, yeniden büyük bir adım daha atıyor ve bir kez daha dünyayı şaşırtıyor.

Bu durum laikliği zayıflatmaz, güçlendirir; Cumhuriyet'imizi zaafa uğratmaz kuvvetlendirir. Daha çoğulcu, daha katılımcı, daha özgürlükçü bir ülke olma yolunda yürürken karşımıza çıkan vahim tehlike, gereksiz vehimler ve yersiz kuşkulardır. Boş korkular üzerine yapılan siyaset başarılı olsaydı, Türkiye demokrasi-İslam çerçevesinde yapılan tartışmalara yine örnek gösterilecekti. Yalnız böyle bir durumda o örnek demokrasinin zaferi değil; umutsuzluğun timsali olacak, Türkiye'yi üçüncü dünya diye tanımlanan karanlık bir dehlizin dibine itecekti. Meseleye bir de bu açıdan bakmakta fayda var; çünkü Gül'ün bir şekilde seçilememesi, onlarca yıl sürecek dedikodulara ve kuşkulara sebep olacak, Meclis'in herhangi bir iradesinin olmadığına dair spekülasyonlar oluşacak ve demokrasinin "bürokratik vesayet" altında olduğuna inanılacaktı. Ve tabii ki çok yazık olacaktı Türkiye'ye...

 
Kaynak: Zaman