Elbette her bir hadise için özel sebepler, ayrı failler olabilir; ama hadiselerde önemli benzerlikler, hepsinin aynı gayeye hizmet ettiği konusunda ciddi şüpheler ve tamamını kuşatan ortak bir zemin varsa, onları bir bütünün parçaları olarak bütün çerçevesinde değil de parça parça ve birbirinden bağımsız olarak ele almak, aynı şekilde, gerçek failleri de her bir tekil hadisenin arkasında aramak, yanıltıcı, hattâ onları tertipleyenlerin maksatlarına hizmet edici sonuçlara götürebilir.

Meselâ, herhangi bir dış gücü darbelerde perde gerisi fail olarak görürken, darbeleri hazırlayan şartlarda aramamak, elbette yanlış değerlendirme ve yargılara sebep olacaktır.

Türkiye'de ulusalcılık, son Ankara mitingi, çeteler, Şemdinli hadisesi ve rahip Santoro, Yargıtay, Hrant Dink ve Malatya cinayetleri de dahil olmak üzere, daha geriye de gitmekle birlikte, en yakın tarih olarak 28 Şubat ve ona götüren şartlardan bu yana yaşanan hadiseler, büyük ölçüde bir bütünün parçalarıdır. Bütün, İslâm'ı mevcut küresel medeniyet ve dünya görüşünün, Müslümanları küresel hakimiyet projesinin karşısında alternatif olmaktan çıkarmak, bunun için İslâm'ı bir yandan bir nefret ideolojisi haline getirirken, diğer yandan, onun içinden seküler ve modernize edilmiş bir İslâm üretmek, Müslümanları etnik ve mezhep temelinde parçalamak, İslâm dünyasını savaş ve çatışma zemini haline getirmek ve sonuçta daha küçük parçalara ayırmaktır. Nasıl bir zaman büyük ölçüde gayr-ı Türk, gayr-ı Müslimler tarafından icat ve temsil edilen, temel aldığı değer ve tarihleriyle İslâm öncesi dönemlere yaslanan Türkçülük-Arapçılık temelli "milliyetçilik" hareketleri Osmanlı Devleti'nin yıkılmasında, İslâm dünyasının da ulus devletler temelinde parçalanmasında rol oynamışsa, uzun vadeli söz konusu maksat için bugün de İslâm'a başka dinlerden bile daha karşıt duran ulusalcılıkla - hem Türk hem Kürt ulusalcılığıyla - resmî-sivil dinî hizmetlerin önü kesilmeye çalışılmakta, bir yandan Türkiye'nin parçalanacağı tezi işlenirken, bir yandan da parçalanmaya hizmet edecek şekilde etnik farklılıklar keskinleştirilmektedir. Bunun gibi, bir yandan ABD ve AB karşıtlığı yapılır ve bununla aslında Türkiye'de halk sürekli tahrik edilirken, bir yandan da hem ABD hem AB karşısında, meselâ Cumhurbaşkanlığı seçimi de kullanılarak hükümetin, devletin eli sürekli zayıflatılmaktadır.

Diğer yandan, 1990'larda 28 Şubat'ta İslâm'ın tam üzerine gelinebilecek bir ortamı hazırlamak üzere işlenen ve uyduruk Müslüman örgütlerin üzerine yıkılan cinayetler faili meçhul bırakılırken, son yıllardaki cinayetlerin hepsi adrese teslim cinayetler olarak işlenmektedir. Tetikçi failler kendilerini âdeta yakalatırken, ötesine yine gidilememekte, böylece cinayetler, adına işlendiği ileri sürülen maksada değil de, tam tersi yönde hizmet etmektedir. Şemdinli ve çeteler hadisesi gibi hadiselerle hem ordu tamamen sevimsizleştirilirken, hem de halk tabanında derin faylar oluşturulmakta; rahip Santoro, Hrant Dink ve Malatya cinayeti gibi cinayetlerle Türkiye ve Türkçü-İslâmî değerler taşıyanlar zan altında bırakılıp, hem bu ülkenin gerçek dokusunu ve gücünü oluşturan bütün dinî-millî-tarihî değerler çürütülmeye çalışılmakta, hem bu değerlere sahip insanlar tahrik edilmekte, hem de misyonerler, misyonerlik, gayr-ı Müslim unsurlar, mazlum hale getirilmektedir.

Bu ülkenin Müslüman insanı, gayr-ı Müslimlerle asırlarca bir arada yaşamıştır. Bu ülkede, dinî ayrılıkların en keskin olduğu zamanlarda da, milliyetçiliğin zirve dönemlerinde de son işlenenler türünde menfur cinayetler işlenmemiştir. Bu ülkede, Batılılaşmayı ana hedefi seçtiği halde, tamamen anti-Batıcı bir söylemle bayramlar gibi bütün "millî" günlerde anti-Batıcılığı körükleyen, komşularını da hep birer düşman olarak lanse edip Türkiye'yi içine kapayan nasıl resmî sistem olmuşsa, ulusalcı söylem ve söz konusu cinayetlerle de İslâm, Müslümanlar ve milliyetçilik menfur hale getirilmektedir. Türkiye'nin parçalanma planlarına asıl hizmet eden, bekasını tehdit eden de bunlardır ve bütün bunlar, kanaatımca başta sözünü ettiğimiz küllî planın sahibi merkez(ler)e dayanmaktadır.