Prof. Dr. Ergun Özbudun, anayasa hukuku ve siyaset bilimi alanlarında dünyaca tanınan bir sosyal bilimcimiz. Özbudun'un Ankara Üniversitesi SBF Dergisi'nin, merhum "Prof. Dr. Yavuz Sabuncu'ya Armağan" sayısında (Cilt 62, No. 3, Temmuz - Eylül 2007, s. 258 - 268) yayımlanan "Türk Anayasa Mahkemesi'nin Yargısal Aktivizmi ve Siyasal Elitlerin Tepkisi" başlıklı makalesi, gözlerin Anayasa Mahkemesi üzerinde toplandığı bu günlerde fevkalade dikkate değer.
Makalenin ana tezleri şu noktalarda toplanabilir: 1961 Anayasası ve özellikle ("Türk milli menfaatleri, Türklüğün tarihi ve manevi değerleri, Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılapları" gibi) tanımlanması güç kavramları içeren 1982 Anayasası, Anayasa Mahkemesi'ne "yargısal aktivizm" için, yani anayasayla belirlenen yetki sınırlarını aşmak için çok elverişli bir zemin sağlamaktadır. Bu yüzden Mahkeme ile yasama organı arasında sürekli bir çekişme yaşanmıştır. TBMM'nin çeşitli defalar anayasa değişikliklerini yalnızca şekil yönünden denetleyebileceği hükmünü getirmiş olmasına rağmen Mahkeme, yetkisini esas yönünden denetimi de kapsayacak şekilde genişleten kararlar almakta ısrar etmiştir.
Anayasa'nın ve Siyasi Partiler Kanunu'nun hükümlerini aşırı katılıkla yorumlayarak siyaset alanını daraltması da Mahkeme'nin yargısal aktivizminin örnekleri arasındadır. Yargısal aktivizm Mahkeme'nin 2007 ilkbaharında verdiği Cumhurbaşkanı seçiminde TBMM'nin üye tam sayısının üçte iki çoğunluğunun sadece karar değil toplantı yeter sayısı da olduğuna dair kararıyla ("367 kararı") zirveye tırmanmış; Mahkeme bu kararla anayasa koyucu gibi davranmıştır. Mahkeme'nin laiklik anlayışı ("toplumların düşünsel ve örgütsel evrimlerinin son aşaması") ise, pozitivizmin kurucusu, 19. yüzyıl Fransız düşünürü Auguste Comte'un "ruhunu şad edecek" niteliktedir.
Özbudun şu sonuca varıyor: "Günümüzde anayasa yargısı yerleşik demokrasilerin büyük çoğunluğunda hukuk devletinin vazgeçilmez bir kurumu olarak görülmektedir. Türkiye'de de elbette böyle görülmeye devam edecektir. Ancak hiçbir işleyen, sağlıklı, pekişmiş demokrasi, halk iktidarının yargı iktidarına (jüristokrasi) ya da hakimler hükümetine dönüşmesine uzun vadede kayıtsız kalamaz..." Bu yoruma ekleyebileceğim tek şey, buna kısa vadede de kayıtsız kalınmaması gerektiği.
Evet, temel hak ve özgürlükleri ilgilendirmeyen konularda siyasal partiler arasında uzlaşmalar demokratik sürecin işleyişinin icaplarından biridir. Ama demokrasinin gerektirdiği esas uzlaşma, demokrasinin temel ilkeleri üzerindeki mutabakat. Ne yazık ki, Türkiye'de bu mutabakatı sağlayamadık... Kuşku yok ki demokrasinin hâlâ yerleşmemiş oluşunun temel nedenlerinden biri, siyasi partilerin (askeri ya da yargısal) müdahalelere birlikte karşı durmaktan hemen her zaman kaçınıp, bu müdahalelerden kendileri için bir avantaj elde etme arayışına girmiş olmaları.
Evet, son cumhurbaşkanlığı seçiminde TBMM'de en geniş uzlaşma aranmalıydı. AKP'nin tek başına cumhurbaşkanı seçmesinin, bugün içine düştüğümüz siyasi kutuplaşmanın başlangıç noktası olduğuna kuşkum yok. Ne var ki, bugüne kadar yaptığı yanlışlar, sergilediği tutarsızlıklar, düştüğü tuzaklar ne olursa olsun, AKP'den demokrasiyi savunmaktan vazgeçmesi beklenemez, istenemez.
Eğer CHP, demokrasinin raydan çıkmasında, ekonomik istikrarın bozulmasında, ülkenin itibarının iki paralık edilmesinde bir sakınca görmeyecek ölçüde sorumsuz bir tutum içine girmiş ise; eğer MHP Başbakan Erdoğan'a siyaset yasağı getirilmesinden siyasi rant elde etmek kadar ucuz bir hesap içinde ise, demokrasiyi savunmak AKP'nin değil de kimin görevidir? Anayasa Mahkemesi hakkındaki iddianameyi kabul etsin veya etmesin, milletin yarısının oyuna, üçte ikisinin güvenine sahip olan iktidar partisi, gerekirse referanduma giderek siyasi partiler rejimine AB normlarını yerleştirmekte artık gecikmemeli. Ergenekon soruşturmasında Başbakan'ın söz verdiği üzere "sonuna kadar" gidilmeli.
Kaynak: Zaman