İran trajedisinden yansıyan en mide bulandırıcı fotoğraf Tahran'da kana bulanmış göstericiler değil, eski İran Veliaht Prensi Rıza Pehlevi'nin Reuters tarafından çekilmiş bir resmiydi. Washington'da 'gözyaşlarına güçlükle hakim olan' Pehlevi, Ahmedinecad'ın haydutları tarafından geçen hafta vurulup öldürülen Nida Ağa Sultan'ın 'sonsuza kadar kalbinde yaşayacağını' söylüyordu. Eminim ki yaşar, vallahi! Zalim ve mermahetsiz merhum Şah'ın oğlu, Nida'yı 'kızlarının yanına eklediğini' de dünyaya ilan ediyordu.
Aryanların Işığı'nın oğlunun, babasının sadist gizli polisince işkence edilip öldürülen binlerce genç ve masum kadını 'kızlarının yanına' eklemediğini söylemeye bile gerek yok. 1979'da bir adamla tanışmıştım; bana havagazı ocağının üzerinde askıya asılmış bir kadına nasıl işkence ettiğini ve yakarak öldürdüğünü anlatmıştı. Adı Muhammed Sadafi'ydi ve halterciydi. Zavallı kızın babası, gözümün önünde Sadafi'ye "Kızımı öldürdün. Felç olana kadar bütün etleri yakıldı. Kavruldu" diye bağırmıştı. Sadafi'yse adama (nedenini açıklamadan) kızın yedi ay gözaltının ardından kendisini astığını söyledi. Baba öfkeyle karşılık verdi: "Evin Hapishanesi'nde kızın kendisini asabileceği tek bir çarşaf bile yoktu." Vardı, diye itiraz etti Sadafi. Evin çamaşırhanesindeki çarşaf yığınlarını kendi gözleriyle görmüştü.

Humeyni de Musaddık'a karşıydı
Hayır, Rıza Şah'ın o genç kadını 'kalbine' yerleştirdiğini sanmıyorum. Fakat Şii din adamlarının kalbinde de yeri yoktur; o din adamları ki, 1953'te İran'ın demokratik yollardan seçilmiş lideri Muhammed Musaddık'a karşı düzenlenen Anglo-Amerikan darbesine verdikleri destekle meşhurdur. O günlerde üst düzey bir Tahranlı din adamı, dönemin lider Ayetullahı Seyid Muhammed Hüseyin Burucerdi'yle görüşmesi için Kum'a gönderildi. Amacı, Ayetullah'ı Musaddık'ın ittifak yaptığı Tudeh partisi komünistlerine karşı cihat çağrısı yapan ve dine ve şaha destek veren bir fetva yayımlamaya ikna etmekti. Kararlı tavır içindeki Ruhullah Humeyni'nin, Burucerdi'den böyle bir adım atmayı kabul etmesini istediği söylentileri vardı.
CIA'in darbeye dair kendi analizi (elbette Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad ve ahbapları tarafından son iki haftadır giderek artan bir şevkle hatırlatılmakta) darbe sonrası gerçekleşen manidar bir görüşmeyi de içeriyor. Tahran'daki CIA şefi Kermit Roosevelt'le Britanya başbakanlığındaki son aylarını yaşayan Winston Churchill arasındaki görüşmeye dair CIA raporunda, "Son derece dokunaklı bir manzaraydı" ifadesi yer alıyor. Ve şöyle devam ediyor:
"Başbakan fiziksel bakımdan kötü durumda görünüyordu... İşitmekte zorlanıyor; arada sırada konuşma sorunu yaşıyor; ve sol tarafını neredeyse hiç göremiyordu. Buna rağmen operasyonla ilgili büyük bir heyecan sergiliyordu. 'Birkaç yıl daha' genç olup Roosevelt'in komutası altında görev yapabilmeyi istediğini söyledi. Churchill'e göre operasyonumuz bize, Ortadoğu'nun resmini tepeden tırnağa değiştirmek bakımından şahane ve beklenmedik bir fırsat vermişti." ABD'nin eski dışişleri bakanı Condoleezza Rice konuşuyor sanki. 2006'da Lübnanlılar İsrail bombalarıyla kana boğulurken yeni bir Ortadoğu'nun 'doğum sancılarından' söz ettiğini hatırlar mısınız? Fakat Churchill'in 'resmi' gerçekten de tepeden tırnağa değişti - 1979'da.
Peki ya o ünlü devrim? Gerçekten de Şii İslam'ın temel değerlerine, Ali ve Hüseyin'in İslami iktidarın laik bir yönetimin yanında asla kurulamayacağı altın çağına bir dönüş müydü? Şu an Tahran'da ileri sürülen hikâye bu. Ayetullah Humeyni'nin inandığını iddia ettiği hikâye bu; Ayetullah Humeyni (1953'te Burucerdi'ye hangi tavsiyede bulunmuş olursa olsun) İran'ı Şii İslam'ın köklerindeki saflığa geri döndürdü ve o köklerde dinle laik yönetimi birbirinden ayırma çabası yoktu.
Denver Üniversitesi'nden Profesör Nadir Haşimi geçenlerde yeni bir kitap yayımladı; İran'daki en son dramatik olaylara dair bugün okunacak belki de en uygun kitap. Akademinin korkunç zorunlulukları gereği kitap, "İslam, Laiklik ve Liberal Demokrasi: Müslüman Toplumlar İçin Demokratik bir Teoriye Doğru" gibi 'BENİ OKUMA' diye bağıran bir adla yayımlandı, fakat her sayfası okunmaya değer. Haşimi'yi iyi tanırım; Atlantik'i geçerken bir saat içinde misafir konuşmacılara iki ders, üç seminer ve altı söyleşi yapmayı kabul ettirmek gibi bir huyu vardır. Bu kesinlikle doğru; onun kurbanlarından biri de benim.

Alıntılar kan dondurucu
Haşimi'nin kitapta Humeyni'den yaptığı kan dondurucu bir alıntı var; Ayetullah 1970'de Necef'te sürgündeyken şunları söylemiş: "Din ve siyasetin birbi-rinden ayrılması sloganı ve İslam âlimle- rinin sosyal ve siyasi olaylara karışmama-sı talebi emperyalistlerin formulü ve propagandasıdır; sürekli tekrarladıkları dinsizlikten ibarettir. Peygamber döneminde dinle siyaset ayrı mıydı? Bir tarafta bir grup din adamı, karşı tarafta da bir grup lider ve siyasetçi mi vardı?"
1999'da bu kez Muhafızlar Konseyi'nin sert üyelerinden Ayetullah Ebülkasım Hazali, ısrarla şu görüşünü dile getiriyordu: "Ayetullah Misbah Yezdi gibi bir hukuk âlimi bir şey söylediğinde, 'Dinlemeliyim ve itaat etmeliyim' demelisiniz. Ortada bir tehlike varsa, 'sivil toplum' sloganından kaynaklanıyor ve şu an durum üniversitelerde Tanrı'nın varlığının tartışıldığı bir noktaya vardı." (Şu tesadüfe bakın ki o Misbah Yezdi bugün Ahmedinecad'ın yakın bir destekçisi ve Hamaney'den sonra Ruhani Lider olmayı çok istiyor.)

Ayetullahlar itiraz etmişti
Tahran Üniversitesi'nin geçen hafta rejimin Besiç milislerince talan edilip saldırıya uğramasında şaşılacak bir şey yok. Mir Hüseyin Musavi'nin 'laik' etiketinin rejim için bugün böylesine tehlikeli olmasında da şaşılacak bir şey yok. Fakat Haşimi'nin de gözlemlediği gibi (işte bu noktada İran rejiminin gerçekten sallantılı temeli var), "Ayetullah Humeyni'nin 'İslami yüksek âlimlerin iktidarı' doktrininin, dinle siyaset arasındaki ilişki açısından Şii geleneğiyle ciddi bir kopuş teşkil ettiğine dair neredeyse bir konsensüs söz konusu. Şii dünyasındaki önde gelen ayetullahlar Humeyni'nin siyasi doktrinine kuvvetle itiraz etti, zira yeni bir icat ve din adamlarının tarihsel olarak siyasette oynadığı sakinleştirici rolden köklü bir kopuş olarak görülüyordu."
Anlıyorsunuz değil mi? Humeyni sözde 'velayet-i fakih'i (Ruhani Lider'in iktidarı) icat etti; İslam tarihinde İslam Cumhuriyeti gibi bir tasarım asla yoktu. Bu bir deneme, bir deney ve sürebilir de sürmeyebilir de. Son iki hafta İslam Cumhuriyeti'nin hayatta kalabilmesi için çok fazla mesai yapması gerektiğini gösteriyor. Bu arada Musaddık'ın 46 yıl önce söylediklerini hatırlayıp öyle bitirelim: "Diktatörlüğün gölgesi altındaki bir ülkenin gidebileceği hiçbir yer yoktur." (Robert Fisk- 27 Haziran 2009)

Radikal