Davetli olduğumuz ödül töreninden sıkılmış, arkadaşıma, Kalk gidelim demiştim. Barış çıksın, gideriz abi karşılığını verince, Barış kim? diye sormuştum. Hemen yanıbaşımızdaki boylu poslu, uzun saçlı, kolyeli, küpeli, gözleri sürmeli, Johnny Deep'i çağrıştıran (daha önce hiç görmediğim) bir adamı işaret etmişti. Barış Akarsu yarım metre ötemde, sahneye bakıyordu. Biz fanilerle mesafesini imleyen görsel yabancılaştırma efekti melbûsatı içinde sırasını bekliyordu. O gece, bir lahza, bir an, bir 'mühürlenmiş zaman' aralığında gördüğüm bu adamın kulağına, Arkadaş, sen 3 yıl sonra bir trafik kazasında hayatını kaybedeceksin! diye fısıldasaydım
Her halinden kendisini bir ürün, bir ölümsüz marka olarak 'kuran /kurgulayan' bu adam ne yapardı acaba? Ya da, arkadaşım bana, Barış kim diye soruyorsun ama, tam 3 yıl sonra onu vesile ederek ölüm ve kader hakkında bir yazı yazacaksın
deseydi
Aklıma, hiç aklımdan çıkarmadığım bir Antonioni filmi sahnesi gelirdi galiba. Bankta oturmuş denizi seyreden umarsız bir adamın, sahilden geçen bir yığın insan arasından, ne kendisinin farkında olduğu, ne de kendisini fark eden biriyle daha sonra hayatının kesişmesi
Filmi bir kenara bırakalım da, herhangi bir 'cafe'de, ayrı zamanlarda, aynı fincandan kapuçino yudumlayan, birbirinden habersiz bir bay ve bayan için iki farklı 'final' düşünelim. Birinci final: Bay, bayana rastlar; olaylar gelişir; âşık olur, evlenirler. (Vaktiyle, aynı fincandan kapuçino içtiklerini nerden bilsinler!) İkinci final: Zavallı bay, kafasında bin bir türlü düşünce caddenin karşına geçmek üzereyken, aşırı hız yapan sayın bayanın arabasının altında kalır ve ölür. Ve düne ait gazeteler: Barış'ı kaybettik!.. Muhtemelen, aynı dünyayı paylaşmanın dışında hiçbir ortak yanımın olmadığı; kader çizgisi kadar kısa bir an gördüğüm birini vesile kılarak bu yazıyı yazacağımı nerden bilebilirdim ki! Ve, dünyaya direk vuracağını, 'unutmama makamında' ebedi kalacağını sananların boş lakırdısı: Seni unutmayacağız
Toprağın yedi kat altındaki bir adamın ne işine yarar unutulmamak? Merhumun ardından, Çok gençti ama!.. şeklindeki 'ah-u vahlar' hiçbir şey ifade etmez. Çünkü yedisinde de, yetmişinde de, Her ölüm erken ölümdür. Ölüm nedenine takılıp kalmak da hiçbir yaraya merhem olmaz. Gittiğin yere ölümün de gider. Kimsenin yaşına, şöhretine, titrine bakmaz ölüm. Her nefs ölümü tadacaktır! buyurur Kur'an. Geçenlerde, İstanbul'daki yüzlerce mezarlıktan birinde bir kitabe-i seng-i mezar gördüm. Merhumun adı, ölüm tarihi ve titri vardı mezar taşında. Evet, titri: Yüksek Kimya Mühendisi. Garibim, kim bilir, ne çekmiştir Kimya'dan? Belki de, sinerjik proseslere çalışırken sekte-i kalpten gitmiştir, Demek ki, merhum, kimyacı değil de, 7 dil bilen bir filolog olsaydı; bildiği dilleri yazacaktılar mezar taşına? (Vay, babam vay, adam kaç dilde birden ölmüş!) Gelgelelim, mezar taşındaki ûnvanın merhuma faydası yok da, yaşayana mı var? Mezar taşına merhumun mesleği kazınmış olsa da, Hatalıysam 05(
) numaralı telefona bildirin yazsa da, bizim için bir şey değişmez. Unvan veya mevki niye yazılır ki hece taşına? Ya da mezar taşına yazılamayacak şeyler için tüketilmeye değer mi hayat? Mezar yazılarından beni en çok, Dün sizin gibiydik, yarın bizim gibi olacaksınız sözü etkiler. (Tehlikenin farkında mısınız? vurgusuyla okunduğunda etkisi bir kat daha artıyor.) Ölümden kaçmak; hayatı kurgulanmış ,sentetik müselsel işkence haline getirmekten başka şeye yaramaz. Kaçış daima zelilhanedir. Ölüme çare bulmak için musalla taşına yatmadan, kalbi teşrih masasına yatırmak; eskimeyen yeni, solmayan renge âşık olmak gerek. İkbal, Mümin âşık değilse kafirdir demiş. Âşık, ışıktır! Işık olmak için de yanmak gerek. Kaynak: Yeni Şafak