Hâkim kültüre, yaşam biçimine ve politik ufka radikal müdahaleleriyle düşüncenin sınırlarında tefekkür eden ‘eşik’ filozofu Giorgio Agamben’i gelin birlikte yakından tanıyalım.

22 Nisan 1942’de Roma’da faşizmin kucağına doğar. Gençliğinde İtalya’daki baskın Katolik kültürünü mütemadiyen hisseder, sürekli hesaplaştığı Hristiyanlık düşüncesinin temelleri bu yıllarda atılmıştır. Daha sonra Roma La Sapienza Üniversitesi’nde felsefe ve hukuk formasyonu alır.

1963’te Fransa’dayken Simone Weil’in Cahiers kitabını bulur. Weil’in demokratik düşünce ve teolojik tortuların imbiğinden sızarak oluştuğunu öne sürdüğü kişilik nosyonu ve eleştirisinden etkilenir. 1965 yılında doktorasını Weil’in politik düşüncesi üzerine yapmaya karar verir.

22 yaşındayken, devrimci yönetmen Pier Pasolini’nin İsa’yı kilise kurumsallığının gösterişinden çıkarıp toplumun dışına itilmiş bir İtalyan köylüsü olarak resmettiği “Aziz Matyas’a Göre İncil” (1964) filminde ‘Havari Philip’ rolünü oynar.

1960’larda karşılaştığı diğer isim Walter Benjamin’dir. Kendi ifadesiyle “hayatı yenilemeyi ve şimdi içinde eylemde bulunmayı” ve gelecekle ilgili mesiyanik düşüncelerini Benjaminci damar üzerinden kurar. Benjamin'in eserlerinin İtalyanca'ya kazandırılmasında editörlüğü üstlenir.

1966 ve 1968’de Heidegger’in Fransa La Thor’da gerçekleştirdiği Heraklitos ve Hegel seminerlerine katılan Agamben, sorularıyla hocasını etkiler. Heidegger’in ölüme-doğru varlık, olgusallık, sonluluk ve otantisite üzerine geliştirdiği fikirler, üzerinde derin bir etki bırakır.

İçeriksiz Adam (1970) metniyle sanatçı, yapıtı ve seyirci arasındaki kopuşa işaret eden eleştirel yargının, sanatın insan ruhunu doyurucu özelliğinden koparıp nihilizme yol açtığını öne sürer ve bundan kurtuluşun yollarını arar.

Heidegger'in anısına ithaf ettiği Stanzas: Word and Phantasm in Western Culture (1977) kitabında Batılı epistemolojik temeli yeniden şekillendirmek amacıyla pek çok kuramla eleştirel diyaloğa girer. Batı'yı yönlendirmiş anlam arzusuna bağlanmayan bir semiyoloji kurmaya çalışır.

Çocukluk ve Tarih (1978), Language and Death (1982) metinlerinde özneye ilişkin soruşturmalar yürütür. Deneyimin yıkımını, insanın transandantal bir kavrayışa sahip özne olmayıp, yalnızca dünyada dolayımlanan dile sahipliğiyle gösterir.

Dili hem içsel hem de edinilmesi bakımından dışsal görür. Çocukluk ise tam da bu çelişkinin sınırıdır. Özneye dair öz ve köken soruşturmalarının altını bu sınır kavramla kazan Agamben, sadece süreklilik ve değişimin tayin edilebileceği kuramsal bir çerçeve inşa etmiş olur.

Agamben’e göre öznenin dilinde varolan yarığı kapatma girişimleri, yarıkta inşa edilmiş anlatılardır. Bu paradokstan kurtulmak için şimdinin boş jargonlarını ifşa etmek gerekir. Benjaminci yöntemi kullanarak modern öznenin nişanesi olan ‘dildeki olumsuzluk’u keşfi elzem görür.

Agamben’in dil çalışmaları ‘dekonstrüksiyon’a bir cevap olarak okunabilir. Agamben, Jacques Derrida’nın mevcudiyet metafiziği dediği Batı felsefesinin sözü yazıdan üstün gören anlayışını, anlamdan sözcüğe dönerek Saussurecü semiyolojiyi ıskartaya çıkarmasını anlamsız bulur.

Bunun yerine anlam ve sözcük arasında sınırda ‘şeyler’i bir araya getiren ve eklemleyen topolojik oyuna odaklanmak gerekir. Agamben özneye mündemiç dildeki olumsuzluğu aşmak için açıklama getirirken, dekonstrüksiyon şimdinin içinde ertelemeyi devreye sokmasıyla farklılaşır.

1990’lar itibariyle Agamben direksiyonu politik olana kırmaya başlar. Berlin Duvarı’nın çöküşü, Çin’deki Tiananmen Meydanı protestoları ve Doğu Avrupa’daki sosyalizmlerin çöküşü Agamben’in politik ilgisinde tepkimeye yol açacak uyarıcılar olarak işlev görür.

The Coming Community (1990) metninde gelmekte olan cemaatin mahiyetini Batılı ulus-devleti işletilemez kılacak,bir öze sahip olmayan tekillikler şeklinde ortaya koyar. 1983’te Jean-Luc Nancy’nin ‘La Communauté désoevrée’ makalesinde açtığı tartışmaya katılma olarak da okunabilir.

Agamben büyük bir projenin ilk kitabı Kutsal İnsan’la 1995’te okuyucuyu selamlar. Foucault’nun "modernliğin eşiği olarak biyopolitika" teşhisini radikalleştirir, Batı siyasal düşüncesinin temeli görür. Modern biyopolitikada açık hâle gelen ise dışlayarak içleme mantığıdır.

İlahî ve beşerî hukukla anlaşılamayacak siyasalın paradigmatik figürü Homo sacer’in gelişiminde ‘habeas corpus’, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesini gören Agamben’e göre bu metinler bedene sahiplik ve doğum ilkesiyle çıplak hayatı siyasallaşmanın eşiği haline getirir.

Siyasalın kurucu momentinde sözleşme yapan özgür iradelerin değil de Homo sacer’in çıplak hayatı olduğunu gösteren Agamben, bu kitabıyla Batı siyasal geleneği için savunulan ilkelerin, aslında çıplak hayatın üretimine temel sağladığını göstermek ister.

Auschwitz’den Artakalanlar'da (1998) Homo Sacer’in kampta varolmuş uç figürü, bilincini ve iradesini yitirmiş,Muselmann üzerinden etik kurmak ister.Agamben’e göre Batılı biyopolitik makine insan ve insan olmayan arasındaki sınırı flulaştırdığından herkes potansiyel Muselmann’dır.

The Time That Remains (2000) Aziz Pavlus üzerinden mesiyanik düşüncelerini geliştirdiği kitabıdır. Agamben Aziz Pavlus’u ‘şimdi içinde eylem’ anlayışına uygun olarak, Yahudi şeriatını askıya alırken yeni bir zamanı yine normal zamanda mümkün kılması itibariyle önemli görür.

11 Eylül olayları sonrasında, İstisna Hâli (2003) kitabıyla iktidar lahdindeki tılsımın büyüsünü çözmek ister. Carl Schmitt’in egemen olağanüstü hâle karar verendir argümanı Agamben’i egemenin topografik yerleştirmesinin soruşturmasına sürükler.

chmitt’in argümanını Walter Benjamin’in “istisna hâlinin zaten yaşanılan zaman” olduğu görüşüyle genişletir. Totaliter rejimlerin dışında Batılı demokrasilerde özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra istisna halinin kalıcılaştığını göstermek ister ve her yerdeliğini ilan eder.

Dünyevileştirmeler’de (2005) kapitalizmin din formuna bürünmesi sürecini ele alır. Agamben’e göre kapitalizm, kutsal ve kullanım için kutsal-dışılaştırılan metalarda artık bu kutsal-dışılaştırma işlemine izin vermez, sadece “seyir edilebilecek” sınırsız bir tüketimi kültleştirir.

The Kingdom and The Glory’de (2007) kapitalizmin düzenleme ilkesi olmadan çalışma mantığını anlamak için politik teolojiden içsel düzenlemeyi imleyen ekonomik teolojiye döner. Foucault’nun yönetimsellik soruşturmasını oikonomia’nın soykütüğünü çıkararak ileri taşır.

“Dilin bekçisi” olarak felsefeden siyasete geliştirdiği ve geliştirmekte olduğu düşünceleriyle meseleleri farklı boyutlarıyla ele alan, başka türlü düşünmenin kapısını aralayan Giorgio Agamben’i saygıyla selamlıyoruz.

Giorgio Agamben paylaşımını arkadaşımız Emre SÜTÇÜ hazırladı.

Çok teşekkür ediyoruz.

Kaynak: Twitter iuefsosyoloji

Editör Hakkında