Türkiye'yi oraya, buraya benzetiyorlar ki, demokratik normal, sürgit tehdit altında yaşasın.
Bin bir türlü tezviratla postmodern, yani, kolpacı darbelere 'ortam' hazırlamakta mahir eşhas, siyasi iradeye şunu demek istiyor:
"Bak, memleketi (Malezya'ya falan) benzetirim; 'iyi saatte olsunlar' da seni 'benzetirler', ona göre ha!.."
Klasik psikolojik savaş tekniklerinden başka bir şey değildir bu.
Çıngar çıkarıyorlar ki, sittin sene otağ kurdukları merkezdeki konumları asla zeval görmesin.
Merkezdeki saltanatlarına ortak
Onun için, "Hadi, 'hizmet' etmene sesimizi çıkarmıyoruz, ama, sakın bizi 'yönetmeye' kalkışma!" demeye getiriyorlar.
Açık, seçik şekilde, "Oyu nereden alırsan al, ama, aklı bizden alacaksın, şaşırma!" diyecek halleri yok ya.
Malezya, 'türban', "mahalle baskısı" gibi lakırdılar, 'maskeleme' ameliyesinden ibaret.
Bu maskelemeyi bir an savsaklasalar, "Bizi oy aldığın mahalle ile eşit muameleye tabi tutmaya kalkışırsan, 'mevzua' çomak sokarız; ekmeğimize yağ sürmeyeni, ekmeğinden ederiz…" yollu hırtlıkları kabak gibi ortaya çıkacak.
Bütün değerleri hercümerç olmuş, deli dolu, su başlarını tutmuş şu bizim eski tüfek solcuların, şu 'andıç medyası' aydıncıkların Malezya muhabbetine, Soner Yalçın da (masaya İran'ı sürerek) dahil oldu ya, helal olsun!
Bu nasıl zihniyettir ki;1980'lerin moda martavalı, "Molla, kendini kolla" kavrayışından bir gram öteye geçmez.
O yıllarda, İranlı zırtapoz bir generale atfedilen, "Biz vaktinde darbe yapamadık ve devrime gafil avlandık; aman siz avlanmayın!" şeklinde özetlenebilecek açıklaması, cemiyeti, "darbe baskısı" altında tutmak için, 'darbesevici' medyamız tarafından manşetlere çıkarılıyordu.
Çıkma tarihçimiz Soner Yalçın da matah bir şey bulmuş gibi, nihayetinde, mezkur generalden farklı bir şey söylemeyen İranlı ebleh bir gazetecinin kitabına sarılmış.
Eblehliği şurada:
Konuşmalarıyla, kitaplarıyla, öğrencileriyle, 1963'teki "15 Hordad Kıyamı" dahil verdiği mücadeleyle, İmam Humeyni, sanki bilinmiyordu da, 1979 İran İslam İnkılabı'nı gazoz kabağından çıkmış gibi anlatıyor mübarek.
İmam Humeyni, güya 'yeryüzü cenneti' vaat etmiş de, yerine getirmemiş. Giyim kuşamın serbest olacağını söylemiş de, yapmamış…
Hülasa; iler tutar yanı olmayan bir yığın zırva işte.
Sonuç?
Keleğe gelmişler.
Yani?
"Biz keleğe geldik, siz gelmeyin; 'bunların' özgürlük, demokrasi demelerine bakmayın, getirecekleri şeriattır; akıllı olun…"
Hay Allah müstehakını versin Soner!
Böyle derbeder, böyle şaşkaloz analoji olur mu?
Ona bakarsan, biz de, Çanakkale Destanı'nı, Kurtuluş Savaşı'nı Erdoğan Teziç YÖK Başkanı olsun veya başörtülü öğrenciler üniversitelerden sittir edilsin diye yapmadık!..
Sen şimdi ne diyorsun Soner?
O yazıyla, "Behey gafiller, hâlâ ne durursunuz? Aha da, tıpatıp İran'a benziyoruz. Elinizi çabuk tutun, hadi yallah!" demeye çalıştığın besbelli ya, işte onu soruyorum:
İyi de, nereye Soner? Darbe olmadan asla, demiyorsan, nereye?
'Devrim yasalarının' adamakıllı uygulanmasına mı?
Şah, İran usulü 28 Şubat Kararları'nı, kaç yıl uyguladı haberin var mı? Hem de sözde değil, özde.
Bunları o ebleh gazetecilerin kitaplarında bulamazsın. Sevabıma birkaçını ben anlatayım.
Hayır, Şah Rıza'nın, Müslümanları, muhalifleri sindirmek için uyguladığı vahşi işkencelerden, zindanlardan, sürgünlerden, idamlardan bahsetmeyeceğim.
Sadece, 27 Aralık 1928'de Kılık Kıyafet Birliği konusunda İran Meclis'inde çıkan bir yasa gereği bütün erkeklerin 'Pehlevi Şapkası' tesmiye edilen, siperlikli kep şeklinde bir şapka takmaya mecbur edilişlerini, kadınların örtüden soyundurulma süreci için yapılan enva-i çeşit işkenceleri hatırlatmak isterim.
Bir de, Fransız sistemi model alınarak hukuk sistemi bütünüyle laikleştirilmiş ama pratikte Şah Rıza'nın beklediği sonuç ortaya çıkmadığı için "seri idamlar" devreye girmişti.
Örnek çok, lakin yerimiz yok.
Şah dönemi İran'ında, "Tahrir-i Sükun" ararsanız da bulursunuz, İskilipli Atıf Hoca vakaları da. Hepsi ziyadesiyle mevcut.
E'ee ne oldu, Şah'ın, 'darbelimatkap' döneminin akıbeti?
Ve, siz ne olmasını istemiyorsunuz, ey 'korkudan beslenen' güruh?
Kaynak: Yeni Şafak