Şer’i Delil ve Masatlar Fıkhı Arasında Cihadî Akımların Kendini Gözden Geçirmesi
Mısır’daki “el-Cemaatü’l-İslâmiyye” hareketi, yine Mısır’daki “Cemaatü’l-Cihâd”ın eski emiri, cihâd hükümleri noktasında kendilerini gözden geçirme sürecine girmişlerdi. Haliç ülkelerinde, Mağrib’te (eş-Şebibe deneyimi) ve diğer Arap ülkelerinde de –kişiler ve küçük cemaatler bazında- bu sürece girilmişti.
Şimdi ortada daha esaslı bir yöneliş bulunuyor. Bu yöneliş şu şekilde tanımlanabilir: Yönetimlerin hedef alınması hakkındaki önceki içtihatların hatalı olduğuna dair şer’i deliller toplamak. Hatta aynı yöneliş, içerde ve dışarıda “kafirleri” hedef alan cihâdî eylemler için de geçerlidir.
Mısır’daki Cihâd Cemaati’nin (Cemaatü’l-Cihâd) eski emiri Doktor Fadl veya diğer ismiyle Seyyid İmam Abdulaziz eş-Şerif, son olarak, diğerleriyle de yardımlaşarak “Mısır’daki ve dünyadaki cihâdî eylemlerin doğru yola iletilmesi” adını taşıyan bir bildiri çıkardı.
Bundan önce de el-Cemaatü’l-İslâmiyye, yeni içtihatlara dayanarak kendisini gözden geçirme sürecinden geçmişti. Özetle bu içtihatların söylediği, Müslüman yöneticiye isyan etmenin (baş kaldırmanın) caiz olmadığıdır.
Bu aynı zamanda yüzyıllardan beri Hanbelilerin de benimsemiş olduğu içtihatların özetidir. Bu konuda, veliyyu’l-emire (Müslümanların idarecisine) itaati teşvik eden hadislerden, şer’i deliller toplanmıştır.
Ancak arada bir fark vardır; o dönemdekilerin topladıkları hadisler idarecilerle ilgiliydi. Onların şeriat ve şeriatın hükümleriyle ilgili bir problemi yoktu; problem zulümdü… Yani halka zulmedilmesi ve onların taleplerini karşılamak için gerekenlerin yapılmaması.
Yani baş kaldırıyı onaylayanlara göre fark, şer’i terimlere uygun olarak, zulüm ve küfür arasındaki farkın aynısıdır.
Söz konusu cemaatin liderleri, yeniden gözden geçirmenin siyasi ve gerçekçilik boyutlarını da unutmamışlar. Birçokları bu sahada, saygı ve takdiri hak edecek tutumlar sergiliyor. Bunlardan bazıları yeni, çoğu da, başkaları tarafından daha önce sergilenmiş tutumlardır.
Ancak “kendini yeniden gözden geçirme” sözü, -özel olarak Mısır şartlarında- halen siyasî bir meseleden çok, şer’î bir meseleye işaret ediyor.
Burada şu hususun da akıldan çıkarılmaması gerekiyor: El-Cemaatü’l-İslamiyye, Cemaatü’l-Cihâd ve bunlar gibi şiddet yolunu benimsemiş olan diğer cemaatler, benimsedikleri bu yolu Kur’an’dan ve sünnetten getirdikleri deliller ile şer’î olarak da temellendiriyorlar. Yani onlar bu eylemleri, teorik şer’i temellendirmeden kopuk ve uzak bir şekilde yapmıyorlar.
Bu temellendirmenin son derece basit ve zayıf olduğunu söylemek de zordur. Aksi takdirde bu kadar insanı ikna etmeleri ve bu insanlardan bazılarının halen o cemaatler içinde yer almaları söz konusu olmazdı.
Her iki cemaatin de kendilerini yeniden gözden geçirmeleri sonucunda oluşmuş temel kurallara bağlılık göstermesi, aslında tam bir ikna olmuşluk anlamına da gelmiyor. Bu sadece, başka bir seçeneğe imkan bırakmayan şartların getirdiği bir tercihtir.
Tabi burada emire (lidere) itaat etme sisteminin ağır bastığı ve ona karşı gelmenin kolay olmadığı örgütlenmelerden söz ettiğimizin de hatırdan çıkarılmaması gerekiyor. Evet, özellikle de önceki tercih, tabanın desteğini kaybetmişse, lider, hareketi başka bir istikamete yönlendirse bile ona karşı çıkmak kolay değildir.
Bütün bunlara şu hususu da eklememiz gerekir: Bu cemaatlerin tabanlarının, cemaatsel hisleriyle, değişimi sağlayacak gerçek bir ufka sahip olmayan hatalı bir gidişi onaylaması da mümkün değildir. Aynı şekilde adil bir mesele olmadan, halk tarafından kucaklanmadan ve dış bir desteğe dayanmadan şiddetin gelişmesi ve devam etmesi de mümkün değildir.
Burada cihâd ile ilgili meselelerde Doktor Fadl’ın yeniden gözden geçirmelerine yönelik bir parantez açalım. Çünkü Doktor Fadl’ın daha önceki söylemlerinin ve dolayısıyla uygulamalarının, Mısır’ın sınırlarını aşıp dünyanın bir çok bölgesine yayıldığını, Müslümanların ve diğerlerinin kanını hafife aldığını göz önünde bulundurursak, bu gözden geçirmelere özel bir önem verilmesinin gerekliliği ortaya çıkar.
Bir şeyin hükmü araştırılırken, o konuda gerçek şer’î hükme ulaşmak için Kur’an ve sünnet nassları (ayetler ve hadisler) kendi içlerinde dengeli ve derinlemesine bir şekilde incelenmezse, aksine bu nassların zahirlerine takılıp kalınırsa, onlardan bütün yönelişler için deliller bulmak mümkün olur. Özellikle de yüzyıllar içinde, aşamalı bir şekilde hadislerin tashih edilmelerinin sınırları genişlemiş ve hadis kitaplarında yer alan sahih hadislerin sayısı 35 bine yaklaşmışken.
Ancak siyasetle ilgili nassları derinlemesine inceleyen birinin, bu nasslardan çıkaracağı en açık sonuç şu olacaktır: Hz. Peygamberin (SAV), sahabelerin ve tabiinin (siyasi) tutumlarının özü, kesin bir şekilde o ya da bu yönelişe işaret etmiyor; aksine bütün zamanlar ve mekanlar için uygunluk arz ediyor. Çünkü tutumları, büyük oranda maslahatlar ve mefsedetler (çıkarlar ve korunmak gereken zararlar) arasındaki dengeye işaret ediyor. Maslahatlar ve mefsedetler ise ümmet içindeki, ya da belli bir bölgedeki veya zamandaki ilim ehli tarafından takdir edilir.
Bu noktada Hz. Peygamberin (SAV) çeşitli şekilleriyle savaş, barış ve anlaşmalar yapmak gibi siyasi taktik araçlarının hepsini kullandığını da hatırdan çıkarmamalıyız. Bu durum, farklı şartlardaki zamanlar ve mekanlar için ortak bir tavır belirlemeyi zorlaştırıyor.
İşte bu yaklaşım “maslahatlar ve mefsedetler” veya “şer’i maksatlar” (el-Makâsidu’ş-Şer’iyye) görüşüdür ve şeriatın, Müslümanların maslahatlarının yanında olduğunu düşünen bir din çerçevesinde uygulanabilir.
Bu aynı zamanda İbn-i Kayyim’in “İlâmu'l-Muvakkiin” isimli eserinde dile getirdiği görüştür. Yine yöneticilere baş kaldırma ve cihâd meselelerinde uygulanması mümkün olabilecek görüş de budur. Ve genel olarak bu, Müslüman devlete veya Müslümanlara özgü düzenlemelerden ve anlaşmalardan daha azdır.
Birinci durumda (yani yöneticiye baş kaldırma meselesinde), birkaç âhad hadise dayanmak gereksiz bir çaba olarak ortaya çıkıyor. Çünkü böyle bir çaba içine girilmesi durumunda, Hz. Peygamber (SAV) tarafından aklanan ve bir grup sahabe tarafından desteklenen Hz. Hüseyin’in, Yezid bin Muaviye’ye baş kaldırdığı görmezlikten gelinmiş olur. (Abdullah bin Abbas, Yezid’e baş kaldırması hususunda Hz. Hüseyin’e muhalefet etmemiş, aksine ona, babasına –yani Hz. Ali’ye- taraftar olan Yemen’e sığınması tavsiyesinde bulunmuştur).
Aynı şekilde tabiinin ileri gelenlerinden bir çoğunun çağdaşı olan İmam Malik ve Ebu Hanife’nin, Abbasî halifesi Ebu Cafer el-Mansur’a baş kaldıran Nefsu’s-Zekiye Muhammed’i onaylamış olmaları da nasıl görmezden gelinebilir ki?
Burada dikkati çeken husus şudur: Zalim yöneticiye baş kaldırmanın caiz olmadığı görüşünü benimseyenler, kendilerini sahabelerin nassları anladığından daha yüksek bir konuma yerleştirmiş oluyorlar. Bu kimseler bu görüşü benimserken bir veya iki hadise dayanıyorlar; ancak Hz. Hüseyin’in Yezid’e baş kaldırısı karşısında sahabenin sergilediği tavrı görmezden geliyorlar. Aynı şey sahabenin Hz. Osman (R.A) dönemindeki son anlaşmazlık karşısında sergilediği tavır için de geçerlidir.
Evet, sahabeden hiç kimse, Hz. Hüseyin’in başarı şansına işaret ederek, onun baş kaldırısının caiz olmadığından bahsetmemiştir. Bu durum Nefsu’s-Zekiye Muhammed’in baş kaldırısı sırasında tabiin döneminde de tekrarlanmıştır.
Özetle, hem şer’i nasslar hem de sahabenin ve tabiinin uygulamaları, zalim yöneticiye baş kaldırılacağını söyleyenlerin aleyhinde bir delil oluşturmuyor. Aynı şekilde bu nasslar ve uygulamalar, şeriatı uygulamayı reddeden -ve İslâmî cemaatlerdeki yaygın görüşe göre kafir olarak değerlendirilen- kişilere karşı baş kaldırılacağını söyleyenler aleyhine de delil teşkil etmiyor.
Bütün bunlar, -diğer pek çok fıkhî meselede olduğu gibi- baş kaldırmanın caiz olduğunu söyleyenler ile caiz olmadığını söyleyenler arasındaki tartışmanın devam edeceği anlamına geliyor.
Buna karşılık, bu gibi meseleleri “maslahatlar ve mefsedetler” görüşü kapsamında ele almak daha derin, daha kapsayıcı ve daha doğru bir yol olarak görünüyor. Bu durum hem düşmanlara karşı cihâd meselesinde veya onlarla ilişkilerin düzenlenmesi meselesinde, hem de yöneticilerle olan ilişkilere özgü meselelerde geçerlidir.
Son şıkla ilgili olarak, el-Cemaatü’l-İslâmiyye ve Cemaatü’l-Cihâd kadar, diğer İslâmî hareketler de, yöneticilere baş kaldırmayı reddetmiyorlar. Evet onlar da, yöneticilerin mecbur oldukları için şeriatı tatbik etmedikleri veya –bazılarının söylediği gibi- namazlarını kıldıklarından ya da insanlara namazlarını kılmaları için müsaade ettiklerinden dolayı Müslüman oldukları gibi sözlerle ikna olmuş gözükmüyorlar. Dolayısıyla onlara baş kaldırılamayacağı görüşünde değiller. Çünkü onların arasında, -camilerin kapısına kilit vurmasalar bile- açık bir şekilde dindarlığın hayata yansımalarına karşı savaşanlar var.
Ancak bu hareketlerin içinde bulundukları şartlar –ordunun ve güvenlik organlarının göz açtırmayan baskısı, halkın yeni bir tavır üzerinde birleşememesi ve uluslararası konjonktür vs.- her hangi bir baş kaldırıya imkan vermiyor. Aksine onları, hiçbir fayda getirmeyecek olan Müslüman kanı akıtmaya yöneltiyor.
Sonuçta başkaldırı seçeneği, oluşacak kanaate göre tatbik edilebilecek bir fetva meselesi olmaya devam ediyor.
Burada aksi yönde bir soru ortaya çıkıyor: Eğer herhangi bir rejim, -Yugoslavya’da, Ukrayna’da. diğer devletlerde ve daha önce İran’da olduğu gibi- barışçı bir devrim için insanları sokağa dökecek kadar zulümde, baskıda ve bozgunculukta ileri giderse ne olacaktır?
Bu durumda alimlerin ve İslâmî hareketlerin insanlara şöyle mi demesi gerekiyor: “Sırtınızı kırbaçlasa ve mallarınızı zorla elinizden alsa bile, idarecilerinize itaat etmek zorundasınız; çünkü bu konuda hadis var.”
Böyle bir tercih, alimleri eylem ve etki dairesinin dışına çıkarır ve liderliği belki de dine düşman söylemleri seslendiren kimselere bahşeder. Veya zulmün yerleşmesinin sorumluluğu İslâmcılara yüklenerek, meselenin kendi haline bırakılması ihtimali de söz konusu olabilir.
Bütün bunlardan dolayı içerdeki ve dışarıdaki siyasi meselelerin idaresinde, maksatlar fıkhına ve maslahatlar ve mefsedetler görüşüne sarılmaktan başka bir yol yoktur. Ancak bunu, ümmetin dinine mensup olan ve kendilerini yönetimlerin kucağına atmayan alimlerin ve siyasetçilerin yapması gerekir.
Şu anda Irak’taki idarecilerin veliyyü’l-emir (Müslümanların idarecisi) olduğunu ileri sürerek –ki bunların bazıları işgalciler tarafından atanmışlardır- direnişi reddedenlerin görüşüne tabi olunduğunda ümmetin halinin nasıl olacağını bir düşünün!
Böyle bir şey, fıkhî yönden önce asıl siyasi yönden, yetersiz bir fıkıh anlayışının görüntüsü değil midir? Acaba bu kimseler, idarecilerin çoğunun, Irak’taki direnişe sevindiklerini, ancak bunu açıklamaya cüret edemediklerini bilmiyorlar mı?
Sonra bunlar hangi veliyyü’l-emirden bahsediyorlar; çünkü şu anda Müslümanlar, birbiriyle çelişen çok fazla veliyyü’l-emire sahip hale geldiler. Ve bunların, ümmetin şu anda karşı karşıya bulunduğu ve gelecekte karşı karşıya bulunacağı herhangi bir siyasi meselede tek bir görüş üzerinde birleşmeleri de oldukça zor görünüyor.
Onun için tutulacak en uygun yol, maslahatları ve mefsedetleri tayin ve bunlar arasındaki dengeleri takdir edebilecek görüş sahipleri tarafından maksatlar fıkhına sarılmaktır. Yoksa siyasi meseleleri anlamayan ve hem içerdeki hem de dışarıdaki güçler dengesinden habersiz olan şeyhlerin temel meselelerde karşılıklı fetvalarla birbirleriyle atışmaları değildir.