Fuad (İsrail Bayındırlık Bakanı Benyamin Fuad Ben Eliezer) radyoda "Sderot halkıyla konuşuyorum ve onların tekrar gülümsemeye başladığını görüyorum." sözleriyle savaşın ikinci gününde gururlanıyordu. Ve "saldırı genişledikçe kalpler yakınlaşıyor" sözleriyle devam ediyordu konuşmasına...

Sevgili bayım, bu söylediğiniz herkes için geçerli değil, hatta durum söylediğinizden çok farklı. Üstelik Sderot halkı içinde söylediğiniz gibi olmayan tek kişi ben bile olsam -ki kesinlikle tek değilim- yine de beni dinlemeniz gerek. Bu savaşı benim için, benim adıma başlatmadınız. Gazze'deki kan gölü benim güvenliğim adına yapılmadı. Yıkılan evler, bombalanan okullar, binlerce sığınmacı: Bu benim için, özellikle de güvenliğim için yapılmıyor.

Gazze'de ölüleri gömecek fırsat dahi bulamıyorlar. Cesetler, yapılabildiği kadarıyla ikişer ikişer soğutulmuş hücrelere yerleştiriliyor. Sokaklar cesetlerle dolup taşıyor, polisler bir yerde, çocuklar başka yerde. Bizim acar gazeteciler ise "bu bizzat kendisi konuşan görüntüler karşısında" propagandalarını okumaktan çekinmiyorlar.

Bu görüntüler bize neler söylüyor? Bu savaşın bana ne sükunet ne de güvenlik vermediğini söylüyor. Duygusal ve ruhsal dengemizi bulduğumuz ve hatta neredeyse sağlıklı bir duruma kavuşmamızı sağlayan gerekliliği tartışılmaz ateşkesten sonra, yöneticilerimiz yine bizi aynı duruma, kâbus ve sıkıntıya, aşağılayıcı sığınaklara koşuşturma haline yeniden döndürdü.

Biz İsrailliler sükunetin tadını çıkardığımız sıralarda Gazzeliler kuşatmanın ağır baskısına maruz kalıyorlardı. Bu baskıyı o kadar ağır hissediyorlardı ki, genç bir Gazzeli bize hiçbir zaman evlenip çocuk yapmak istemediğini söyledi: Gazze, gelecek düşlerini beslemeyen bir toprak. Füzelerden korkuyorum. Savaş başladığından bu yana neredeyse sokağımı hiç terk etmedim. Ama resmî ve medyatik tek anlamlı ve kibirli söylem beni füzelerden daha da fazla korkutuyor. Savaş dolayısıyla şehrin her yanının İsrail bayrağına boğulduğunu ve komşu Gazze topraklarına her bomba düştüğünde klakson çalan arabaları görmek beni kaygılandırıyor.

Mutlu bir ifadeyle hayatında hiç konsere gitmediğini ama İsrail ordusunun Gazze halkının üzerine attığı bombaların sesinin hiç duymadığı kadar hoş bir müzik oluşturduğunu itiraf eden bu beyefendiden korkuyorum. Bu sözlere karşı çıkmayan kibirli gazeteciden de korkuyorum.

Bu söz ve çocuk kadavrası kaosu içinde sanki bir kamu hizmeti yaparmış gibi bilinçli olarak muğlaklaştırılan görüntülerle karşı taraftaki görme, hissetme, (yapılanlara) kızmak ve her türlü empati yeteneğimizi yitiriyor olmamız beni korkutuyor.

Karanlık bir şiddet akımı İsrail toplumunun derinliklerine nüfuz ediyor, zehirliyor ve savaştan savaşa büyüyor. Ne biçimi ne de kokusu var ama burada çok belirgin bir şekilde hissediliyor. Bu bir erinç halidir, savaşçı neşesi, hınç alma coşkusu, soylu bir Yahudi atasözünü "düşmanın yere düşmesine sevinme" hiçe sayan bir güç sarhoşluğudur.

Bir ahlak öylesine lekelendi ki artık hiçbir şey bu lekeyi temizleyemeyecek sanki. Kırılgan demokrasimizde her sözü dikkatli sarf etmeliyiz. Diğer bir deyişle seni bekleyeni bilmelisin. Benim bu ülkede kendimi korunuyor hissettiğim tek zaman ateşkesin yapıldığı zamandı. Hamas'a söyleyecek bir sözüm yok ama bizim yöneticilerimize şunları sormak istiyorum: Bu ateşkesi uzatmak için her yolu denediniz mi? "Kaçınılmaz olan"a başlamadan önce geçiş noktaları ve kuşatma nedeniyle ortaya çıkan sorunları gerçekten çözmeyi denediniz mi? Savaş başladığı sırada Fransızların ateşkes çağrısını görmezden gelmenin nedeni nedir? Şu anda tüm görüşme çağrılarını reddetmek neden?

Yeterince roket almadık mı? Dünyanın hazmedeceğinden fazla Filistinli çocuk öldürmedik mi? Bize Hamas'ı yok etmenin mümkün olduğu güvencesini kim veriyor? Aynı yöntemleri zaten başka yerlerde de denememiş miydik? Hamas'ın yerini kim alacak? Ve bu yıkıntılar, kıtlık, soğuk ve ölülerden barışın sesi nasıl doğacak? Bizi nereye götürüyorsunuz? Bize Sderot'ta nasıl bir gelecek vaat ediyorsunuz? Ve daha ne kadar bize, yalanlara ve klişelere boyun eğdirecekseniz: "Diğer tarafta konuşulacak bir muhatap yok", "bu kaçınılmaz bir savaş, bırakın İsrail ordusu işini yapsın", "sadece Hamas'ı vurup eve döneceğiz", "barış adına yapılıyor" vs. Hep güçten gelen yalan, bölgemizde sorunları çözmede izlediğimiz tek rehberimiz.

Ne zaman derneğimizden bir üye demeç verse hep gazetecilerin şu alaylı sorusuyla karşılaşmaktadır: "Siz de kendinizi biraz naif bulmuyor musunuz?"

Nasıl oluyor da, görüşme olanağı, anlaşma ve uzlaşma arayışı naiflik oluyor da, askerî çözüm hep akılcı bir seçimin sonucu oluyor?

Bizi hiçbir sonuca götürmeyen sekiz yıllık şiddet, gücün kibrini bize hâlâ öğretmedi mi? İsrail ordusu vuruyor, yok ediyor, kurşunluyor, siliyor, bombalıyor ve çok gürültü çıkartıyor. Peki bundan elde ettiğimiz nedir?

Le Monde, 13 Ocak 2009.
 
NOMIKA ZION, KOL-AHER

Kaynak: Zaman