Bir görüş ileri sürmeye görün. Ortalıkta 'şu ya da bu partiden yana' suçlamaları hemen dolaşmaya başlıyor.

Böylesine bir sığlıkta nesnel/yansız/inandırıcı olmak hiç de kolay değildir.

8 Haziranda bir televizyon izlencesinde bir bilim adamımız, bir meslektaşını 'iktidar partisine yakınlığı ile bilinen' diye sunuyor ve bilimsel kişiliğini örselemeye, onun görüşlerini de işin başında yanlılaştırmaya, güçsüzleştirmeye çabalıyordu.

Bu suçlamanın kendisine dönecek bir bumerang olduğunu unutarak.

Kafam, 'düşüncesinde özgür' diyordu; vicdanım ise kınıyordu, bu ayrımlaştırmayı.

Daha önce de çok yazdım, çok söyledim. Üç alanda kin, düşmanlık, tutkunluk gibi duygulara yer yoktur: Devlet yönetimi, bilim, yargı.

Üçü de nesnelliği, yansızlığı gerektirir.

Nesnellik, kişisellikten sıyrılır, nesneyle sınırlar kendini; yansızlığı zorlar.

Yansızlık, yanlar üstü, üçüncü kişi olmaktır, olabilmektir.

Yansız devlet, 'herkes, yasa / hukuk önünde eşittir' ilkesini perçinler. Devlet adamları ve kamu görevlileri bu ilkeyi çiğneyemezler. Çiğnerlerse yetkilerini kötüye kullanmış, suç işlemiş olurlar.

Yansız bilim, bilimin ulaştığı sonuçları / gerçekleri topluma olduğu gibi sunar, nesnellikten ödün vermez, veremez. Bilim adamları, bu sonuçlara eğip bükmeden boyun eğerler; herkesten de eğmesini isterler. Buna uymazlarsa, bilime ve insanlığa ihanet etmiş olurlar.

Yansız yargı, hukukun ne dediğini (juris-dictio) nesnel mantıkla çarpıtmadan söyler. 'Yasa / hukuk, herkes için eşit uygulanır' ilkesinin bekçisidir, yargı. Yargı adamları, kişisel dünya görüşü, inanç, korku, kaygı gibi iç ve dış dünyanın doğruluktan ve adaletten saptırıcı düşmanlarına teslim olmadan hukuka uygun vicdani kanılarına göre karar verirler. Buna uymayan bir yargıç, hukuku çiğner, adaleti kirletir.

Konuya yansız bilim ve yargı açılarından bakıldığında anayasa yargısının varlık nedenlerini açıklamak kolaydır.

Demokrasi ve siyaset açısından küresel anlamda ana neden şudur: Güçler arasındaki denklemi / dengeyi sağlamak.

Gerçekten anayasa yargısı, özellikle ikinci dünya savaşı öncesi yaşanan, halk çoğunluğu ya da temsilcilerinin çoğunluğuna yaslanan dikta düzenlerinin, totaliter rejimlerin bir daha yaşanmaması için ortaya çıkmıştır.

Hukukta 'çoğunluk haklıdır' diye bir kural yoktur. Çoğunluk, sadece uyuşmazlığı bitirmenin çaresidir.O kadar.

Çoğunluğu elinde bulunduran bir güç, hukuk içinde güç kullanan devlete egemen bir güce dönüştüğünde, Anayasaya aykırı bir yasa çıkarmayı başardığında bunu durduracak bir karşı güç bulunmasını özellikle Hitler Almanyası bütün dünyaya öğretmiştir.

Demek anayasa yargısının temel özgörevi (misyonu), çoğunluğun bünyesinde gizilgüç (potansiyel) olarak barındırdığı baskıcı egemenlik kurma eğilimini / olasılığını önlemek; bireyin / azınlığın haklarını / özgürlüklerini güvence altına almak, ezilmemesini sağlamak; son çözümlemede bireyi ve hukuku özgürleştirmektir.

ABD Başkanı Adams'ın atadığı Yüksek Mahkeme Başyargıcı Marshall'ın, 1803'te Marbury-Madison davasında dediği gibi, hukukta alt-normlar üst-normlara göre biçimlenirler, anayasalar üst hukuk normlarını içeren yasalardır, sıradan yasalar gibi sık sık değiştirilmezler. Bu nedenlerle anayasaya aykırı normlar, hukuk açısından yasa normu bile sayılmazlar.

Bu aykırılığı saptayan bir güç olmalı.

Bu güç, elbette yasama gibi halkın titreşimlerinden çok etkilenen bir organa verilemez. Olsa olsa bu titreşimlere kapalı, salt hukuktan esinlenen, nesnel hukuka yaslanan ve hukukun ne dediğini söyleyen bir organa verilebilir. O da yargıdır. Bunun da somut yaşamdaki adı, anayasaya yargısıdır.

Demek, anayasa yargısı, 'daha çok hukuk, daha az güç' ya da 'hukuka bağlı güç' formüllerinin, 'hukuk çoğalmalı, güç azalmalı' anlayışının hukuka yansımasıdır, çağcıl demokraside.

Demek, anayasa yargısı, toplumun uzlaştığı sözleşmeye / anayasaya göre, yasamanın işlemlerini yargılayacak; bir bakıma 'üst yasallık'ı (super-légalité) gerçekleştirecektir (Duverger). Devleti, devlete ve yasamaya egemen çoğunluğu anayasal hukukun içinde tutacaktır.

Yasama, gücünü siyasetten alır. Siyaset, kızar, öfkelenir, üzülür, kısacası duygusal tepkilere açıktır. Bu nedenle sık yanılır.

Buna karşılık, yargı, soğukkanlıdır, sokağın duygusal tepkilerine kapalıdır. Anayasaya uygunluk değerlendirmesini nesnel ve yansız mantıkla yapabilecek yapıdadır. Bu nedenlerle daha az yanılır.

O halde, çıkan yasaların yargı süzgecinden geçmeleri, önemli bir güvencedir, toplum için, birey için, demokrasi için.

Sonuç olarak diyeceğim şu:Kararları beğenelim beğenmeyelim, anayasa yargısından vazgeçme lüksümüz yoktur.


 
 Kaynak: Star