GALERİ HABER

Kaybolan yerel bir kültürün son temsilcileri: Rengeyiği Türkleri

Kitabın adı “Rengeyiği Türkleri: Dukhalar”. Yazarı Selcen Küçüküstel. Kolektif Kitap etiketiyle geçen ay yayımlanmış. Anlayacağınız daha tazecik. Önyargım yüzünden bir ay kadar masamda dolaşıp durdu. Moğolistan’ın kuzeyinde evcilleştirdikleri rengeyikleriyle yaşayan bir Türk halkı olan Dukhalar, çok ilginç gelmesine rağmen yazarının antropolog olması hevesimi kaçırmıştı. (Bu konuya yazının devamında açıklık getireceğim.) Sürekli bakışıp durduk. Ta ki geçen pazara kadar…

Bir şans daha vererek kitabı tekrar incelemek istedim ve elime aldım. Akademik bir çalışma olmasına rağmen neredeyse bitirene kadar da bırakamadım. Konu öylesine sardı ki üstüne konuyla ilgili birkaç belgesel de izledim. Belki içinde bulunduğumuz pandemi sürecinde uzaklar, farklı hayatlar her zamankinden daha büyülü geldi. Bilemiyorum.

İsterseniz, yeryüzündeki sayıları kitaba göre 500 kişi (kimi kaynaklara göre 700 kişi) olan, Dukhaların yaşadığı coğrafya ile başlayalım. Güney Sibirya’da, Moğolistan’ın kuzeyinde kalan Hövsgöl bölgesinde çok çetin iklim şartlarında yaşıyor bu küçük halk. Sık ve gür ormanlık yapısıyla bölge Moğlistan’ın coğrafi ve iklim özelliklerinden ayrılmakta. Bu sebeple bölgeye “tayga” adı verilmiş.

Moğolistan’da rengeyiği yetiştiren tek toplum olan Dukhalar geçimlerini bu şekilde sağlıyorlar. Bir de buna mutlaka avcılığı da eklenmeliyiz. Rengeyiği yetiştiriciliği yapmalarına rağmen olağanüstü şartlar söz konusu olmadıkça onları kesip yemiyorlar. Bu açıdan onların durumu hayvan yetiştiriciliği yapanlardan çok farklı. Hatta bu hayvanların yarı evcilleşmiş yarı vahşi olduklarını da söyleyelim. Onları daha çok binmek ve eşyalarını taşımak amacıyla kullanılıyorlar. Ayrıca çok kıymetli olan sütünden faydalanıyorlar. İklim şartları zorlu olduğu için atlar tayganın dik yamaçlarında ulaşım için kullanılamıyor. Bu sebeple rengeyiği bu insanların yoldaşı olmuş.

Dukhalar çadırlarda yaşayan göçebe bir toplum. Yılın dokuz ayı kar altında kalan bir coğrafyada bu insanların hayat döngüsü mecburi olarak iklime göre şekilleniyor. Yılın yarısından fazlasında ısı 0 derecinin altında seyrediyor kitabın verdiği bilgilere göre. Dukhalar yaşamlarını tamamen rengeyiklerin ihtiyaçlarına göre ayarlamışlar. İlkbaharda rengeyikleri yavrular ve birkaç hafta yavruların biraz toparlanması beklenir. Sonra geyiklerin temiz su ihtiyacını karşılamak, kurt saldırılarından kaçmak için yavruları daha rahat kontrol edebildikleri nehir kenarındaki düzlüklere gidilir. Haziran ayının sonlarına doğru yükseklerdeki obalara çıkılır. İki ay kadar burada kaldıktan sonra yine rengeyiklerinin daha rahat beslenebileceği dağ eteğindeki obalara inerler. Ekim ayının sonunda da kış obasına göçerler.

Selcen Küçüküstel’in anlattıklarına göre toygada göç hayatın temel döngüsünü oluşturmakta. Bu sebeple Rengeyiği Türklerinin “ev” kavramına yüklediği anlam da oldukça farklı. Onlar için “ev” ile “dışarısı” arasındaki sınırlar oldukça muğlak. Her yıl defalarca çadırlarını söküp taşındıkları için ev; kapalı, belirli sınırlarla çevrelenmiş bir yer olmaktan ziyade coğrafyanın kendisi... Dolayısıyla onlar kendilerini çadıra değil taygaya ait hissediyorlar. Bunu bizim gibi modern hayatın çarklarından geçmiş insanların anlaması oldukça zor. Evimizin odalarındaki hatıralar onlar için avuçlarının içi gibi bildikleri uçsuz bucaksız coğrafyada saklıdır. Yazar, “okur-yazar olmayan bu insanlar tüm anılarını mekana kaydediyor” diyor.

Hatta bu ilişki modern insanların evleriyle kurduğu bağdan çok daha kuvvetli yazara göre. Zira Şamanist olan Dukhalar için doğa ile kurulan bağ çok mühimdir. Bu zorlu coğrafyada hayatta kalmak da bu hassas bağlarla alakalıdır. Kendilerini tabiatın bir parçası olarak görürler ve belirli bir ahenk içinde ona uyum sağlarlar. Onlara göre her şeyin bir ruhu vardır. Ağaçların, nehirlerin, hayvanların… Bu sebeple ısınmak için ihtiyaçları olduğunda sadece ağaçların kurumuş dallarını keserler. İhtiyaçlarından fazlasını almaz, yani stok yapmazlar.

Onlardan biri şöyle diyor: “Çevrende gördüğün her şeyin bir ruhu vardır, hem de her şeyin... Bu yüzden soluk aldığın her an, bunu fark etmeli ve çok dikkatli olmalısın! Böylece hiçbir canlının ruhuna saygısızlık yapmamış olursun.” Kirlenmesin diye ellerini bile göl veya nehirde yıkamayan bu insanlar, ihtiyaçtan fazlasını almanın aç gözlülük olacağını söylüyor izlediğim belgeselde… Gerisini biz modern insanlar düşünelim!

Biraz da en önemli geçim kaynakları olan avcılıktan bahsedelim. Bahsedelim ki çadırlarda yaşayan ve eşyalarını rengeyiklerinin sırtında taşıyan bu insanlardan bir şeyler öğrenelim. Rengeyiği Türkleri için av; hazırlık evresi, avlanma ve sonrasıyla ciddi bir ritüel. Yazarın paylaştığı tüm ayrıntıları aktarmak sıkıcı olabilir. İyisi mi ben bu insanlara hayranlığımı katlayan bazı ayrıntıları paylaşayım sizinle.

Mesela Dukhalar ihtiyaçları kadar avlanıyorlar. Hazır gelmişken heybemizi dolduralım demiyorlar. Üstelik avlayacakları hayvanlara (yaban geyiği, ceylan vs.) dair uymaları gereken çok sıkı kurallar var. Nerede, nasıl ve ne kadar avlanacakları çok önemli. Çok küçük yavruları avlayamıyorlar, hamile hayvanları avlamaları da yasak. Avladıkları hayvanı kim vurduysa onun kesmesi gerekiyor. Avcı bunun öncesinde bu hayvana şefkatle yaklaşarak ondan özür diliyor. Parçaladıktan sonra aralarında paylaşıyorlar.

Rengeyiği Türkleri yalnız avlandıkları zaman da bunu komşularıyla paylaşır, asla tamamını kendilerine ayırmazlar. Böyle bir davranış onlara göre komşuya ait olan bir şeyi çalmak gibidir. Doğayla uyum içinde yaşayan bu insanlar, paylaşmayı iyi biliyor. Zorlukları aşmak biraz da bu bağlarla mümkün… Kıskançlık veya rekabet gibi duyguları aşmış bir toplum onlar.

Ne yazık ki Türk dil ailesinin Sayan grubunun Sibirya koluna ait Dukha dilini konuşan bu halkın kendine özgün yaşam tarzı pek çok cepheden saldırıya uğramış durumda. Bunların başında bütün toplumları tek tipleştiren küreselleşme geliyor. Ayrıca Moğolistan hükümetlerinin bazı uygulamaları oldukça zorlayıcı. İsterseniz biraz geriden alalım.

Günümüzde kültürleri değişmeye başlayan Rengeyiği Türklerinin taygadaki huzurlu hayatları 1940’ta Moğolistan Halk Cumhuriyet’in kurulmasıyla büyük bir darbe alıyor. 1944’te Tuva bölgesinin Sovyetlere geçmesiyle Dukhalar ikiye bölünür. Sovyetler Birliği tarafında kalanlar toplanma kampına götürülmemek için sınırı geçer, diğer taraftan Moğol hükümeti onları sınır dışı eder. O güne kadar kendi topraklarında özgürce yaşayan bu insanların “sınır” kavramını anlaması neredeyse imkânsızdır.

1954’ya kadar birçok aile sınır dışı edilir ve geri dönerler. O yıl devlet onlara vatandaşlık vermeyi kabul eder. Ancak bunun ağır bir bedeli olacaktır. Moğol hükümeti onları “medenileştirmek” amacıyla bir kampanya başlatır. Hepsi rengeyiği çobanı olarak kaydedilir ve işlerini maaş karşılığı yapmaya başlarlar. Mevcut şartlara alışmışken 1970’de yöneticiler rengeyiği bakıcılığının karlı bir iş olmadığı düşüncesiyle bu hayvanların neredeyse yarısının kesilmesine karar verirler. Bu, Dukhalar için büyük bir yıkım olur.

Yasalarda 1995’te yapılan değişikliklerle rengeyikleri tekrar özelleştirilir ve Dukhalar rahat bir nefes alır. Bu değişikliğin sebebi onların rengeyiklerin boynuzlarından yaptıkları hediyelik eşyalara turistlerin ilgisidir. Ekonomik kriz içinde olan devlet turizmi canlandırmaya karar verir. Sadece rengeyiklerinin düşen boynuzlarından yapılan bu eşyalar değil, Rengeyiği Türklerinin yaşam tarzı da turistlerin ilgisini çekmeye başlar. Bu ilgi sayesinde rahatlamış olsalar da sıkıntılar bitmez. 2011 yılında devletin taygayı doğal park ilan ederek iki yıl sonra da bölgede avlanmayı yasaklaması onları oldukça zor durumda bırakır. Bu sebeple pek çok aile, göçebe hayattan yerleşik hayata geçmeye mecbur olur.

Evet, bugün sayıları 500 ile 700 arasında değişen bu sevgi dolu insanların yaşam tarzları da dilleri de yok olmak üzere. Okula göndermek zorunda oldukları için çocukları Moğolca konuşuyor. Şu anda Dukha dilini sadece 20 kişi konuşabiliyor. Okuyarak farklı meslek sahibi olan yeni nesiller, aileleri gibi yaşamak istemiyorlar. Köylere veya şehirlere yerleşiyorlar. Anlaşılan modern hayat tarzı kısa bir süre içinde yerel bir kültürü daha yok etmiş olacak.

Evet, bugün sayıları 500 ile 700 arasında değişen bu sevgi dolu insanların yaşam tarzları da dilleri de yok olmak üzere. Okula göndermek zorunda oldukları için çocukları Moğolca konuşuyor. Şu anda Dukha dilini sadece 20 kişi konuşabiliyor. Okuyarak farklı meslek sahibi olan yeni nesiller, aileleri gibi yaşamak istemiyorlar. Köylere veya şehirlere yerleşiyorlar. Anlaşılan modern hayat tarzı kısa bir süre içinde yerel bir kültürü daha yok etmiş olacak. Antropoloji doğuş şartları, uzun zaman boyunca Avrupalıların sömürgecilik emellerine hizmet etmesi, sonrasında akademik bir disiplin ciddiyetini kazansa da Avrupa-merkezci bakış açısı iliklerine kadar sinmiş bir sosyal bilim. Antropologlara dair önyargımın sebebi de bu sanırım. Ancak “Rengeyiği Türkleri: Dukhalar” kitabı için Selcen Küçüküstel’e teşekkür etmek gerekiyor. Zira kendisi modern bilimin kalıplarını aştığı gibi antropolojinin çerçevesini ve kavramlarını da sorguluyor kitap boyunca. Kaynak: Dünya Bizim / Munise Şimşek