<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Dünya Bülteni Türkiye ve dünya haberleri</title>
    <link>https://www.dunyabulteni.com.tr</link>
    <description>Dünya Bülteni, İslam dünyası ve küresel gündemi haber, analiz ve makalelerle derinlemesine takip edin! Dünya haberleri, güncel gelişmeler, son dakika ve sıcak gelişmeler Dünya Bülteni haber sitesinde yer alır.</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/rss/analiz" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2006. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 01 Aug 2026 20:17:14 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/rss/analiz"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[İspanya'ya Fas üzerinden jeopolitik operasyon iddiaları]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/ispanyaya-fas-uzerinden-jeopolitik-operasyon-iddialari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/ispanyaya-fas-uzerinden-jeopolitik-operasyon-iddialari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Analistler, İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta’ya yönelen düzensiz göç hareketliliğinin bir göç krizinden ziyade, Madrid yönetimini hedef alan planlı bir jeopolitik operasyon olduğunu öne sürdü. Paylaşımda Fas, Mossad ve CIA’ya yönelik ağır suçlamalar yöneltilirken, İspanya’nın ABD ve İsrail politikalarına karşı aldığı kararların ardından göç baskısıyla karşı karşıya bırakıldığı iddia edildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İspanya’nın Kuzey Afrika kıyısındaki toprağı Ceuta’da yaşandığı belirtilen düzensiz göç hareketliliğine ilişkin dikkat çekici iddialar gündeme getirildi. Sosyal medyada yorumcular tarafından yapılan paylaşımda yaşananların bir göç krizi olmadığı savunularak, sürecin Mossad ve CIA tarafından organize edildiği, Fas yönetiminin ise operasyonun uygulayıcısı olarak hareket ettiği ileri sürüldü. İddialara göre hedef, ABD ve İsrail’in bölgesel politikalarına koşulsuz destek vermeyi reddeden İspanya hükümetini siyasi, toplumsal ve güvenlik alanlarında baskı altına almak.</p>

<p>Sosyal medya paylaşımında, Ceuta sınırına yönelen insanların “mülteci” olarak değil, İspanya’yı cezalandırmak amacıyla kullanılan “insan koçbaşları” olarak değerlendirildiği görüldü. İspanya’nın, ABD’nin İran’a yönelik muhtemel bir askeri operasyonunda ülkenin güneyindeki Morón ve Rota üslerinin kullanılmasına izin vermediği öne sürülürken, Washington, Tel Aviv ve Rabat yönetimlerinin bunun ardından İspanya’nın Kuzey Afrika sınırını bir baskı aracına dönüştürdüğü iddia edildi.</p>

<h3>CEUTA’DA BİNLERCE KİŞİLİK HAREKETLİLİK İDDİASI</h3>

<p>Paylaşımda, 30 Temmuz 2026 tarihinde çoğunluğu genç erkeklerden oluşan binlerce düzensiz göçmenin İspanya’nın Kuzey Afrika’daki enklavı Ceuta’ya yöneldiği belirtildi. Yalnızca birkaç gün içerisinde 1.500 ila 2.000 kişinin bölgeye ulaştığı, söz konusu sayının Ceuta nüfusunun yaklaşık yüzde 2’sine karşılık geldiği ileri sürüldü. En az dokuz kişinin ise yüzerek sınırı geçmeye çalışırken hayatını kaybettiği iddia edildi.</p>

<p>Hareketliliğin zamanlamasına dikkat çekilen paylaşımda, “Neden şimdi ve neden Ceuta?” soruları yöneltildi. İspanya’nın ABD ve İsrail’in politikalarına karşı aldığı kararların ardından sınır baskısının arttığı savunularak, gelişmeler arasında doğrudan bağlantı kuruldu.</p>

<h3>İSPANYA’NIN ABD VE İSRAİL POLİTİKALARINA KARŞI TUTUMU</h3>

<p>Paylaşımda İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in, ABD’nin güney İspanya’daki Morón ve Rota askeri üslerini İran’a yönelik bir saldırıda kullanmasına izin vermediği öne sürüldü. Madrid yönetiminin ayrıca İsrail’e silah taşıdığı belirtilen gemilerin İspanyol limanlarına yanaşmasını engellediği, İsrail’deki büyükelçisini geri çağırdığı ve Filistin Devleti’ni tanıdığı hatırlatıldı.</p>

<p>Söz konusu kararlar, İspanya’nın Washington ve Tel Aviv yönetimlerine karşı bağımsız bir dış politika izlediğinin göstergesi olarak sunuldu. Paylaşımda Madrid hükümetinin “imparatorluğun itaatkâr bir kuklası olmayı reddettiği” savunulurken, Fas’ın sınır kontrollerini gevşetmesinin İspanya’ya verilen bir ceza olduğu iddia edildi.</p>

<h3>2021’DEKİ CEUTA KRİZİ HATIRLATILDI</h3>

<p>Paylaşımda benzer bir sürecin 2021 yılında da yaşandığına dikkat çekildi. Fas’ın o dönemde İspanya’ya misilleme yapmak amacıyla sınır kontrollerini gevşettiği ve yaklaşık 8.000 kişinin Ceuta’ya geçmesine izin verdiği belirtildi. Günümüzde yaşandığı öne sürülen gelişmelerin ise aynı senaryonun daha geniş ölçekli ve daha gelişmiş yöntemlerle yeniden uygulanması olduğu savunuldu.</p>

<p>Fas tarafında sınır güvenliğinden sorumlu yardımcı kuvvetlerin kalabalıkların geçişi sırasında bilinçli biçimde geri çekildiği iddia edildi. Paylaşımda yaşananların bir kontrol kaybı değil, önceden planlanmış bir koordinasyon olduğu öne sürüldü.</p>

<h3>SEÇİM SÜRECİNDE HÜKÜMETİ ZAYIFLATMA İDDİASI</h3>

<p>İspanya’nın seçim sürecine yaklaştığı belirtilen paylaşımda, düzensiz göç baskısının mevcut hükümeti zayıflatmak için kullanılabileceği ileri sürüldü. Göç meselesinin toplumda güvenlik, ekonomi ve siyasi istikrar tartışmalarını artıracağı, bunun da Sánchez hükümetinin kamuoyu desteğine zarar verebileceği savunuldu.</p>

<p>Paylaşımın sahibi, göç krizlerinin siyasi yönetimleri baskı altına almak amacıyla kullanılmasını Mossad ve CIA’nın “klasik taktiklerinden biri” olarak nitelendirdi. İddiaları destekleyen doğrulanmış bir belge veya resmî açıklama ise paylaşımda sunulmadı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>CEBELİTARIK BOĞAZI ÜZERİNDEN GÜÇ MÜCADELESİ İDDİASI</h3>

<p>Ceuta’daki göç hareketliliğinin çok daha büyük bir jeopolitik mücadelenin parçası olduğu öne sürülen paylaşımda, asıl hedefin Cebelitarık Boğazı olduğu savunuldu. Küresel deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 10’unun bu güzergâhtan geçtiği, boğazı yılda yaklaşık 100.000 geminin kullandığı ifade edildi.</p>

<p>Cebelitarık Boğazı’nın Atlantik Okyanusu ile Akdeniz’i birbirine bağlayan stratejik bir geçiş noktası olması nedeniyle Washington, Tel Aviv ve Rabat yönetimlerinin bölgedeki güç dengesini değiştirmeye çalıştığı iddia edildi. İspanya’nın etkisinin azaltılması ve Fas’ın bölgede daha güçlü bir aktör haline getirilmesinin ortak hedef olduğu ileri sürüldü.</p>

<h3>İSRAİL İLE FAS ARASINDAKİ ASKERİ İŞ BİRLİĞİ</h3>

<p>Paylaşımda İsrail ve Fas’ın Ocak 2026’da ortak bir askerî eylem planı imzaladığı öne sürüldü. İsrail’in Fas’ın füze ihtiyacının en az yüzde 51’ini karşıladığı, Rabat yönetiminin İsrail desteğiyle insansız hava aracı üretimini büyük ölçüde genişlettiği iddia edildi.</p>

<p>İsrail yapımı “Spyder” hava savunma sisteminin Fas’ta konuşlandırıldığı ve “SpyX” isimli kamikaze insansız hava aracının ülkede yerel olarak üretildiği ileri sürüldü. Fas’ın kuzey kıyısında iki ülkenin ortak kullanacağı bir deniz gözetim merkezinin kurulmakta olduğu da paylaşımda yer alan iddialar arasında sıralandı.</p>

<p>ABD kaynaklı olduğu belirtilen bir raporda, İsrail ile Fas arasındaki silah anlaşmasının Cebelitarık Boğazı’ndaki güç dengesi açısından bir dönüm noktası olarak tanımlandığı öne sürüldü. Ancak paylaşımda raporun adı, yayımlayan kurum veya bağlantısı konusunda ayrıntılı bilgi verilmedi.</p>

<h3>ABD ÜSLERİNİN FAS’A TAŞINMASI GÜNDEMİ</h3>

<p>Paylaşımda Fas’ın, ABD Başkanı Donald Trump’a Morón ve Rota’daki Amerikan üslerinin İspanya’dan Fas’a taşınmasını teklif ettiği iddia edildi. Bir İspanyol generalin de “Morón Hava Üssü er ya da geç Fas’a taşınacak” şeklinde konuştuğu öne sürüldü.</p>

<p>Washington, Tel Aviv ve Rabat yönetimlerinin İspanya’yı Cebelitarık Boğazı üzerindeki etkili konumundan uzaklaştırmak ve yerine Batı politikalarıyla daha uyumlu bir Fas yerleştirmek amacıyla birlikte hareket ettiği savunuldu.</p>

<h3>FAS’IN GAZZE İÇİN ÖNGÖRÜLEN ROLÜ</h3>

<p>Paylaşımın devamında Fas’ın, İsrail’in Gazze’ye ilişkin savaş sonrası planlarında önemli bir uygulayıcı olarak konumlandırıldığı iddia edildi. Rabat yönetiminin yaklaşık 20.000 askerden oluşması beklenen çok uluslu bir kuvvet için eğitim tatbikatlarına ev sahipliği yapacağı ileri sürüldü.</p>

<p>Yaklaşık 30 Faslı askerî subayın saha keşfi yapmak amacıyla Gazze’ye girdiği ve Fas’ın bölgeye yaklaşık 500 asker göndermesinin planlandığı öne sürüldü. İsrailli yetkililerin Fas’ı Afrika kıtasındaki en önemli güvenlik ortaklarından biri olarak tanımladığı da paylaşımda aktarıldı.</p>

<p>Fas’ın uzun yıllardır Filistin’e desteği diplomatik söyleminin önemli bir unsuru olarak kullandığı belirtilirken, ülkenin gelecekte Gazze’de İsrail’in güvenlik politikalarını uygulayan askerî bir aktöre dönüşebileceği savunuldu.</p>

<h3>PAYLAŞIMDA ALTI AŞAMALI SENARYO</h3>

<p>Sosyal medya hesabı, öne sürdüğü senaryoyu altı aşamada özetledi. İlk aşamada İspanya’nın ABD üslerinin İran’a yönelik operasyonlarda kullanılmasına, İsrail’e yapılan silah sevkiyatlarına ve Tel Aviv yönetimine koşulsuz destek verilmesine karşı çıktığı belirtildi.</p>

<p>İkinci aşamada Fas’ın sınır kontrollerini gevşettiği ve binlerce düzensiz göçmenin Ceuta’ya yönelmesine izin vererek İspanya üzerinde baskı oluşturduğu iddia edildi. Üçüncü aşamada İsrail’in füze, insansız hava aracı ve hava savunma sistemleriyle Fas’ı bölgesel bir askerî güce dönüştürdüğü savunuldu.</p>

<p>Dördüncü aşamada ABD’nin İsrail-Fas askerî iş birliğine siyasi koruma sağladığı ve göçün baskı aracı olarak kullanılmasını dolaylı biçimde onayladığı ileri sürüldü. Beşinci aşamada küresel deniz ticaretinin yaklaşık yüzde 10’unun geçtiği Cebelitarık Boğazı’nın esas stratejik hedef olduğu belirtildi.</p>

<p>Altıncı ve son aşamada ise Fas’ın, İsrail’in kontrolü altındaki Gazze’de “barış gücü” adı altında askerî bir rol üstlenmesinin planlandığı öne sürüldü. Paylaşımda yer alan Mossad, CIA, ABD, İsrail ve Fas’a yönelik suçlamalar resmî makamlarca doğrulanmış bilgiler olarak değil, sosyal medya hesabının iddiaları olarak kayda geçti.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/ispanyaya-fas-uzerinden-jeopolitik-operasyon-iddialari</guid>
      <pubDate>Fri, 31 Jul 2026 15:05:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/07/ispanya-1-1.jpg" type="image/jpeg" length="18579"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA['İran anlaşmak için yalvarıyor' söylemi sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/iran-anlasmak-icin-yalvariyor-soylemi-sahadaki-gerceklerle-ortusmuyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/iran-anlasmak-icin-yalvariyor-soylemi-sahadaki-gerceklerle-ortusmuyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD Başkanı Donald Trump ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio, İran’ın anlaşma yapabilmek için Washington’a “yalvardığını” sık sık öne sürerken Tahran’ın askerî ve siyasi adımları farklı bir tablo ortaya koyuyor. Geçici ateşkesin ardından Hürmüz Boğazı’nda Washington’ın desteklediği güzergâhı kullanan ticari gemilere saldıran İran, ikinci çatışma dönemini başlatmaktan çekinmediğini ve ABD’nin talepleri karşısında geri adım atmadığını gösterdi. Rubio ise bir taraftan İran’ın anlaşma için yalvardığını]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ABD yönetimi, İran’a karşı yürüttüğü askerî, ekonomik ve diplomatik mücadelenin yanına giderek daha yoğun bir psikolojik söylem kampanyası ekliyor. Başkan Donald Trump ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun açıklamalarında sürekli tekrarlanan “İran anlaşma için yalvarıyor” ifadesi, Tahran yönetiminin iradesinin kırıldığı ve Washington’ın şartlarını kabul etmeye hazırlandığı algısını oluşturmayı amaçlıyor. Ancak İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki tutumu, ticari gemilere yönelik saldırıları, geçiş güzergâhları konusunda geliştirdiği fiilî kontrol politikası ve ABD saldırılarına rağmen çatışmayı sürdürme kararlılığı, söz konusu iddiayı sahadaki gelişmelerle uyumsuz hâle getiriyor.</p>

<p>Trump, mart ayında İran’ın savaşın sona erdirilmesi için anlaşma yapmaya “yalvardığını” savunmuş, mayıs ayında da Tahran’ın yeniden anlaşma istediğini öne sürmüştü. İran yönetimi ise söz konusu açıklamaları açık biçimde reddederken askerî karşılıklarını sürdürmüş ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hak iddiasından vazgeçmemişti. Reuters’ın aktardığı bilgilere göre Trump, 19 Mayıs’ta İran’ın anlaşma için yalvardığını ileri sürmesine rağmen ABD’nin İran’a yeniden saldırmak zorunda kalabileceğini de söylemişti. Aynı açıklama içerisinde hem İran’ın teslim olma noktasına geldiği izleniminin verilmesi hem de yeni bir Amerikan saldırısına ihtiyaç duyulabileceğinin belirtilmesi, Washington’ın psikolojik üstünlük söylemi ile sahadaki güç dengeleri arasındaki mesafeyi ortaya koymuştu.</p>

<h3>İRAN İKİNCİ ÇATIŞMA DÖNEMİNİ BAŞLATMAKTAN ÇEKİNMEDİ</h3>

<p>İran’ın “yalvardığı” yönündeki anlatımla en açık biçimde çelişen gelişme, geçici ateşkes sürecinin ardından Hürmüz Boğazı’nda yaşandı. Haziran ayında oluşturulan geçici düzenlemenin ardından Washington, gemileri İran kıyılarından daha uzakta bulunan ve Umman tarafına yakın alternatif bir güzergâha yönlendirmeye çalıştı. Tahran ise boğazdan geçen gemilerin İran kıyılarına yakın kanalı kullanmasını talep etti ve ilerleyen dönemde geçiş ücreti uygulayabileceğini açıkladı. İran güçlerinin 8 Temmuz’da ticari gemilere saldırmasıyla geçici ateşkes fiilen çöktü ve savaşın ikinci dönemi başladı. Gelişmeler, Tahran’ın ABD tarafından desteklenen deniz geçiş düzenini kabul etmediğini ve kurallarına uymadığını düşündüğü gemilere karşı askerî güç kullanmaktan kaçınmadığını gösterdi.</p>

<p>Tahran’ın saldırılarının hukuki ve siyasi meşruiyeti ayrı bir tartışma konusu olsa da söz konusu adımların teslimiyet veya yalvarma davranışıyla açıklanması mümkün görünmüyor. Anlaşma yapabilmek için karşı tarafa yalvaran bir devletin, yürürlükteki geçici düzenlemeyi riske atarak dünyanın en kritik enerji geçiş noktalarından birinde ticari gemileri hedef alması, çatışmayı yeniden başlatması ve kendisine yönelik yeni saldırıları göze alması hayatın olağan akışına aykırı bulunuyor. İran’ın attığı adımlar, uzlaşma arzusundan tamamen uzak olduğu anlamına gelmese de Washington’ın şartlarını koşulsuz biçimde kabul etmeye hazır olmadığını açıkça ortaya koyuyor.</p>

<h3>RUBIO’NUN AÇIKLAMALARINDAKİ “YALVARIYOR AMA CİDDİ DEĞİL” ÇELİŞKİSİ</h3>

<p>ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Filipinler’in başkenti Manila’da düzenlenen ASEAN toplantısının oturum aralarında yaptığı açıklamalarda “İran anlaşma için yalvarıyor” ifadesini kullandı. Rubio, hemen ardından İran’ın anlaşma yapmaya hazır görünmediğini ve böyle devam etmesi hâlinde bedel ödeyeceğini söyledi. ABD’li bakan başka bir açıklamasında ise Tahran’ın anlaşma konusunda ciddi olmadığını savunarak İran yönetimiyle anlaşma yapmanın temel sorununu, imzalanan anlaşmaların daha sonra bozulması veya değiştirilmeye çalışılması şeklinde tanımladı.</p>

<p>Rubio’nun sözleri kendi içerisinde önemli bir tutarsızlık taşıyor. Bir devlet gerçekten anlaşma için yalvarıyorsa görüşme sürecinde ciddi davranması, çatışmanın yeniden başlamasına neden olabilecek eylemlerden uzak durması ve karşı tarafın temel taleplerine yaklaşması beklenir. Rubio ise aynı zaman diliminde İran’ın hem anlaşma için yalvardığını hem de anlaşma yapma konusunda ciddi olmadığını ileri sürüyor. İki söylemin birlikte kullanılması, açıklamaların diplomatik bir durum tespitinden çok İran’ın psikolojik olarak çöktüğü algısını oluşturmayı hedeflediğini düşündürüyor.</p>

<p>Manila’daki temaslarda Rubio’nun temel gündemlerinden biri de İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol talebi oldu. ABD Dışişleri Bakanı, İran’ın gemileri kendi kıyılarına yakın bir rotayı kullanmaya zorlamasının ve geçiş ücreti talep etmesinin tehlikeli bir uluslararası örnek oluşturacağını savundu. Washington’ın seyrüsefer serbestisini öne çıkaran yaklaşımına karşılık İran, boğazdaki askerî ve coğrafi üstünlüğünü siyasi pazarlık aracına dönüştürmeye çalışıyor. Güneydoğu Asya ülkelerinin Orta Doğu’dan gelen enerjiye yüksek ölçüde bağımlı olması nedeniyle kriz, ASEAN toplantısının da başlıca gündemlerinden biri hâline geldi.</p>

<h3>“BİR GÖZE KARŞILIK BİR BAŞ” TEHDİDİ</h3>

<p>Rubio, İranlı yetkililerin misilleme politikasını tanımlarken kullandığı “göze göz” yaklaşımına da sert bir karşılık verdi. Trump’ın politikasını “bir göze karşılık bir baş” sözleriyle savunan Rubio, İran’ın gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle çok ağır bir bedel ödeyeceğini söyledi. İran’ın söz konusu bedeli şimdiden ödemeye başladığını ileri süren ABD Dışişleri Bakanı, ülkenin endüstriyel altyapısının büyük ölçüde tahrip edildiğini ve zararın milyarlarca dolara ulaştığını iddia etti.</p>

<p>Açıklamalar, Washington’ın İran’ı yalnızca askerî operasyonlarla değil, sonuçların büyüklüğünü sürekli vurgulayan caydırıcı bir iletişim stratejisiyle de baskı altına almaya çalıştığını gösteriyor. “Bir göze karşılık bir baş” ifadesi, orantılı karşılık anlayışının ötesine geçen ve İran’a atacağı her adımın çok daha ağır bir Amerikan misillemesiyle karşılanacağı mesajını taşıyor. İran’ın buna rağmen Hürmüz Boğazı’ndaki kontrol politikasını sürdürmesi, gemilere müdahale etmesi ve ABD üslerine yönelik saldırılara devam etmesi, tehditlerin Tahran’ın geri çekilmesini henüz sağlamadığını ortaya koyuyor. ABD’nin İran’a yönelik hava saldırıları devam ederken İran güçlerinin boğazdaki tankerleri durdurduğuna ilişkin açıklamalar da askerî baskının henüz kesin bir siyasi teslimiyete dönüşmediğini gösteriyor.</p>

<h3>RUBIO: İRAN ORTA DOĞU’NUN EN ZENGİN ÜLKESİ OLABİLİR</h3>

<p>Rubio, İran yönetimini ülkenin ekonomik kaynaklarını halkın refahı yerine bölgesel müttefiklerine ve silahlı yapılara aktarmakla da suçladı. İran’ın “radikal din adamları” tarafından yönetildiğini söyleyen ABD Dışişleri Bakanı, yöneticilerin ekonomik sorunlara karşı duyarsız kaldığını ve ülkeyi yıkıma sürüklediğini ileri sürdü. İran’ın doğru politikalar izlemesi hâlinde Orta Doğu’nun en zengin ülkesi olabileceğini belirten Rubio, Tahran yönetiminin kaynaklarını Hizbullah’a, Hamas’a, Husilere, Şii milislere ve dünyanın farklı bölgelerindeki silahlı faaliyetlere verdiğini savundu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>İran’ın ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunduğu tartışmasız olsa da Rubio’nun değerlendirmesi, ekonomik baskıyı doğrudan rejim değişikliği tartışmasına bağlayan Amerikan yaklaşımını da yansıtıyor. Washington, İran halkına ülkenin sahip olduğu enerji kaynakları ve ekonomik kapasitenin mevcut yönetim tarafından tüketildiği mesajını verirken Tahran yönetimini içeriden baskı altına almayı hedefliyor. İran’ın bölgesel aktörlere sağladığı desteğin maliyeti, ABD tarafından yalnızca güvenlik sorunu olarak değil, İran halkının refahını engelleyen temel nedenlerden biri olarak sunuluyor.</p>

<h3>WASHINGTON’IN ÖNCELİĞİ NÜKLEER SİLAHLARDAN ARINDIRILMIŞ İRAN</h3>

<p>Rubio, ABD’nin temel hedefinin nükleer silahlardan arındırılmış bir İran olduğunu belirterek Tahran’ın nükleer silaha sahip olmasına kesinlikle izin verilmeyeceğini söyledi. İran’ın nükleer silah elde etmesi hâlinde dünya için büyük bir tehdit oluşturacağını savunan Rubio, Washington’ın askerî ve diplomatik politikasının merkezinde nükleer programın bulunduğunu vurguladı.</p>

<p>Nükleer silahların engellenmesi hedefi, Trump yönetiminin İran’a karşı kullandığı en güçlü meşruiyet gerekçesini oluşturuyor. Ancak Washington’ın talepleri nükleer programla sınırlı kalmıyor; İran’ın balistik füze kapasitesi, bölgesel silahlı yapılara verdiği destek ve Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol girişimleri de müzakere başlıkları arasında yer alıyor. Tahran açısından böylesine geniş bir talepler dizisini kabul etmek, yalnızca nükleer program konusunda taviz vermek değil, onlarca yıldır oluşturduğu bölgesel güvenlik mimarisinin önemli bölümünden vazgeçmek anlamına geliyor.</p>

<h3>İRAN GERİ ADIM ATMIYOR</h3>

<p>İran’ın karşı karşıya kaldığı askerî ve ekonomik zararın büyüklüğü, ülkenin ağır bir baskı altında olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Sanayi altyapısının zarar görmesi, yaptırımlar, yüksek enflasyon, enerji ihracatındaki sorunlar ve sürekli Amerikan saldırıları Tahran’ın hareket alanını daraltıyor. Buna karşın İran yönetimi, Hürmüz Boğazı üzerindeki iddiasından, bölgesel güç unsurlarından ve ABD’ye karşı misilleme politikasından vazgeçmiş değil.</p>

<p>Washington’ın “İran yalvarıyor” söylemi, Amerikan kamuoyuna ve müttefik ülkelere savaşın kazanıldığı mesajını vermek açısından işlevsel olabilir. Sahadaki gelişmeler ise İran’ın anlaşmaya tamamen kapalı olmamakla birlikte ABD’nin belirlediği şartlar altında teslim olmaya hazır bulunmadığını gösteriyor. İkinci çatışma dönemini başlatan gemi saldırılarının doğuracağı askerî sonuçları göze alan, boğazdaki kontrolünü korumaya çalışan ve yeni Amerikan operasyonlarına rağmen karşılık vermeyi sürdüren bir yönetimin “yalvardığını” söylemek, diplomatik gerçeklikten çok psikolojik savaş dilinin parçası olarak öne çıkıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/iran-anlasmak-icin-yalvariyor-soylemi-sahadaki-gerceklerle-ortusmuyor</guid>
      <pubDate>Thu, 23 Jul 2026 14:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/06/abd-iran-gorusme-masasi.jpg" type="image/jpeg" length="52340"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye Irak’a 1,47 milyar dolar ödeyecek mi? Tahkim dosyasındaki nihai borç tam olarak ne kadar?]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/turkiye-iraka-147-milyar-dolar-odeyecek-mi-tahkim-dosyasindaki-nihai-borc-tam-olarak-ne-kadar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/turkiye-iraka-147-milyar-dolar-odeyecek-mi-tahkim-dosyasindaki-nihai-borc-tam-olarak-ne-kadar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yazar Öznur Küçüker Sirene, Türkiye ile Irak arasındaki petrol tahkimi dosyasına ilişkin kaleme aldığı makalede, kamuoyunda dile getirilen 1 milyar 471 milyon dolarlık tutarın faiz dâhil kesinleşmiş nihai borç olmadığını vurguladı. Tahkim heyetinin karşılıklı anapara alacaklarını ve uygulanacak faiz esaslarını belirlediğini aktaran Sirene, nihai net tutarın faiz hesapları, devam eden hukuki süreçler ve iki ülke arasındaki enerji müzakereleri sonucunda ortaya çıkacağını belirtti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’nin Irak’a 1 milyar 471 milyon dolar tazminat ödeyeceği ve söz konusu ödemenin kısa süre içinde devlet hazinesinden karşılanacağı yönündeki iddialar kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Muhalefet partilerinin konunun araştırılması amacıyla Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunduğu önergelerin reddedildiği yönündeki açıklamalar tartışmanın siyasi boyutunu büyütürken, sosyal medyada ödemenin vatandaşların vergileriyle yapılacağına ilişkin yorumlar öne çıktı.</p>

<p><strong><em>Yazar Öznur Küçüker Sirene,</em></strong> 18 Temmuz 2026 tarihli “Türkiye Irak’a 1,5 Milyar Dolarlık Tazminat mı Ödeyecek?” başlıklı makalesinde, Türkiye aleyhine geçerli bir tahkim kararı bulunduğunu ancak kamuoyunda tekrarlanan 1,47 milyar dolarlık rakamın kesinleşmiş nihai borç olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etti. Sirene’ye göre tahkim dosyasındaki en kritik ayrıntıyı, karşılıklı alacaklara uygulanacak faizlerin henüz tek bir nihai rakama dönüştürülmemiş olması oluşturuyor.</p>

<h3>KERKÜK-CEYHAN HATTININ GEÇMİŞİ</h3>

<p>Türkiye ile Irak arasındaki hukuki anlaşmazlığın temelinde Kerkük-Ceyhan Ham Petrol Boru Hattı üzerinden gerçekleştirilen petrol sevkiyatları yer alıyor. Boru hattı, iki ülke arasında 1973 yılında imzalanan anlaşmaya dayanırken, Irak’ın 2003 yılında işgal edilmesinin ardından ülkedeki merkezi otoritenin zayıflaması kuzeydeki petrol sahalarının denetimini ve petrol gelirlerinin paylaşımını tartışmalı hâle getirdi.</p>

<p>Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, kontrol ettiği sahalardan çıkardığı petrolü doğrudan dünya pazarlarına ihraç etmek istedi. Bağdat yönetimi ise Irak petrolünü satma yetkisinin yalnızca merkezi hükümete ve Irak Devlet Petrol Pazarlama Şirketi SOMO’ya ait olduğunu savundu. Türkiye, uzun yıllar yatırım yaptığı boru hattının atıl kalmasını, Ceyhan’daki altyapının işlevini kaybetmesini ve transit gelirlerinin kesilmesini istemediği için IKBY petrolünün Ceyhan üzerinden uluslararası piyasalara ulaştırılmasına imkân sağladı.</p>

<p>Irak merkezi hükümeti, kendi onayı dışında gerçekleştirilen sevkiyatların Türkiye-Irak boru hattı anlaşmasını ihlal ettiği gerekçesiyle Ankara aleyhine uluslararası tahkim süreci başlattı. Süreç sonunda Türkiye aleyhine geçerli bir tahkim kararı ortaya çıkarken, kararın parasal sonuçlarının nasıl hesaplanacağı tartışmanın merkezine yerleşti.</p>

<h3>1,47 MİLYAR DOLAR NİHAİ BORÇ DEĞİL</h3>

<p>Tahkim heyeti, Irak lehine yaklaşık 1 milyar 998 milyon dolar, Türkiye lehine ise yaklaşık 526,6 milyon dolar anapara alacağını kabul etti. İki tutarın basit biçimde mahsuplaştırılması sonucunda Türkiye aleyhine yaklaşık 1 milyar 471 milyon dolarlık fark oluştu.</p>

<p>Öznur Küçüker Sirene, söz konusu rakamın doğrudan Türkiye’nin ödeyeceği kesin tazminat olarak sunulmasının dosyanın en önemli ayrıntısını gözden kaçırdığını belirtti. Tahkim kararında 1 milyar 471 milyon dolarlık anapara farkının uygulanacak faiz hesaplarına göre yeniden ayarlanacağının açık biçimde ifade edildiği aktarıldı.</p>

<p>Faiz hesaplaması yalnızca Irak lehine kabul edilen alacaklara uygulanmayacak. Türkiye lehine hüküm altına alınan karşı alacaklar da ilgili dönemlerden itibaren faiz işletilerek hesaplanacak. Irak’ın alacaklarının büyük bölümü 2014-2018 dönemindeki petrol sevkiyatlarından kaynaklanırken, Türkiye’nin bazı taşıma ücreti alacaklarının 1990 yılına kadar uzandığı belirtiliyor.</p>

<p>Türkiye’nin daha eski tarihlere dayanan alacaklarına uzun yıllar boyunca işleyecek bileşik faiz, taraflar arasındaki nihai mali dengeyi önemli ölçüde değiştirebilir. Dolayısıyla tahkim heyeti tarafından Türkiye’ye faiz dâhil 1 milyar 471 milyon dolarlık kesin bir fatura çıkarılmış değil.</p>

<p>Kararda tarafların anapara alacakları ile uygulanacak faiz esasları belirlendi ancak bütün faizlerin eklenmesinin ardından ortaya çıkacak nihai net tutar tek bir rakam olarak açıklanmadı. Türkiye, faiz hesaplamaları tamamlandığında kendisinin net alacaklı hâle gelebileceğini savunurken Irak yönetimi aksi yönde görüş bildiriyor.</p>

<p>Kesinlik kazanan unsur, Türkiye aleyhine verilmiş geçerli bir tahkim kararının bulunması. Belirsizliğini koruyan nokta ise karşılıklı anapara alacakları ve faizler bütünüyle hesaplandıktan sonra hangi tarafın ne kadar borçlu çıkacağı.</p>

<h3>PARİS MAHKEMESİ YENİ BİR TAZMİNATA HÜKMETMEDİ</h3>

<p>Paris İstinaf Mahkemesi’nin verdiği karar da Türkiye aleyhine yeni bir tazminat hükmü anlamına gelmiyor. Mahkeme, Ankara’nın mevcut tahkim kararını iptal ettirmek amacıyla yaptığı başvuruyu reddetti.</p>

<p>Mevcut tahkim kararının Amerika Birleşik Devletleri’nde uygulanmasına ilişkin hukuki süreç devam ediyor. Ayrıca 2018 yılından sonraki petrol sevkiyatlarını kapsayan ikinci tahkim dosyası da henüz sonuçlanmış değil. Türkiye ile Irak arasındaki hukuki ve mali hesaplaşmanın tamamlandığını söylemek mevcut aşamada mümkün görünmüyor.</p>

<h3>NİHAİ HESABI FAİZLER BELİRLEYECEK</h3>

<p>Sirene, nihai mali tabloyu şekillendirecek üç temel unsur bulunduğuna dikkat çekti. İlk sırada, her iki tarafın kabul edilen alacaklarına uygulanacak faizlerin hesaplanması ve gerçek net bakiyenin ortaya çıkarılması yer alıyor.</p>

<p>Irak lehine kabul edilen alacakların daha yakın tarihlere, Türkiye lehine kabul edilen bazı alacakların ise çok daha eski dönemlere dayanması faiz hesaplarının sonucunu kritik hâle getiriyor. Uygulanacak faiz oranları, bileşik faiz süreleri ve alacakların başlangıç tarihleri, basit mahsuplaştırma sonucunda ortaya çıkan 1 milyar 471 milyon dolarlık farkı aşağı veya yukarı yönlü değiştirebilir.</p>

<p>Nihai hesap tamamlanmadan 1,47 milyar dolarlık tutarın faiz dâhil kesinleşmiş borç şeklinde sunulması, tahkim kararının mali yapısını tam olarak yansıtmıyor. Tarafların karşılıklı iddiaları ve hesaplama yöntemleri arasındaki farklılıklar nedeniyle gerçek net bakiyenin ek hukuki ve teknik değerlendirmeler sonucunda belirlenmesi bekleniyor.</p>

<h3>BAĞDAT İLE ERBİL ARASINDA İÇ HESAPLAŞMA İHTİMALİ</h3>

<p>Nihai tabloyu etkileyebilecek ikinci unsur, Bağdat yönetimi ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi arasında gerçekleştirilebilecek iç mali hesaplaşma olarak gösteriliyor. Tahkim dosyasına konu olan petrolü üreten ve Bağdat’ın onayı dışında ihraç eden tarafın IKBY olması, Irak içindeki sorumluluk ve gelir paylaşımı tartışmasını öne çıkarıyor.</p>

<p>Bağdat ile Erbil’in petrolün SOMO üzerinden satılması ve elde edilen gelirlerin federal hazineye aktarılması konusunda anlaşması, Irak’ın geçmiş dönemlerde uğradığını ileri sürdüğü zararların bir bölümünü kendi iç mali sistemi içinde telafi etmesine olanak sağlayabilir.</p>

<p>Taraflar Mart 2026’da petrolün Ceyhan üzerinden yeniden ihraç edilmesi konusunda uzlaşmaya vardı. Gelirlerin federal hazineye aktarılması ve ihracat sürecinin ortak bir mekanizmayla yürütülmesi kararlaştırıldı.</p>

<p>Söz konusu düzenleme, Türkiye aleyhindeki tahkim kararını kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Ancak Bağdat yönetiminin uğradığını savunduğu zararın bir bölümünü Erbil’in petrol gelirlerinden, federal bütçedeki payından veya geçmiş dönem alacaklarından mahsup etmesine imkân tanıyabilir. Irak içindeki olası bir hesaplaşma, Bağdat’ın Türkiye’den talep edeceği tutarı veya tahsilat yöntemini de etkileyebilir.</p>

<h3>ENERJİ MÜZAKERELERİ SONUCU DEĞİŞTİREBİLİR</h3>

<p>Üçüncü temel unsur, Türkiye ile Irak arasında hazırlanması planlanan kapsamlı enerji anlaşması olarak öne çıkıyor. İki ülke mevcut boru hattı düzenini geçici olarak uzatırken, daha geniş kapsamlı bir enerji iş birliği modeli üzerinde çalışıyor.</p>

<p>Ankara, Kerkük-Ceyhan hattının tam kapasiteyle kullanılmasını, boru hattının güney Irak’a kadar genişletilmesini ve Türkiye-Irak enerji ortaklığının petrolün ötesine taşınmasını hedefliyor. Irak açısından da Ceyhan güzergâhının yeniden işler hâle gelmesi ekonomik ve stratejik önem taşıyor.</p>

<p>IKBY Başbakanı Mesrur Barzani, hattın kapalı kaldığı dönemin bölgesel yönetime yaklaşık 25 milyar dolarlık kayıp yaşattığını açıkladı. Söz konusu tutar bağımsız bir mahkeme veya tahkim heyeti tarafından hesaplanmış zarar miktarı değil, IKBY tarafından açıklanan bir kayıp tahmini niteliği taşıyor. Yine de hattın kapalı kalmasının yol açtığı ekonomik zararın, tartışılan 1 milyar 471 milyon dolarlık anapara farkından çok daha yüksek olduğunu göstermesi bakımından önem taşıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>CEYHAN GÜZERGÂHI IRAK İÇİN STRATEJİK ÖNEM TAŞIYOR</h3>

<p>Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanabilecek güvenlik ve ulaşım riskleri, Irak petrolünün Türkiye üzerinden Akdeniz’e ulaştırılmasını daha stratejik hâle getiriyor. Ceyhan hattı, Irak’a Basra Körfezi dışında alternatif bir ihracat güzergâhı sunarken, enerji sevkiyatlarının çeşitlendirilmesine de katkı sağlıyor.</p>

<p>Bağdat yönetiminin elindeki tahkim kararını yalnızca tek seferlik bir tahsilat aracı olarak değerlendirmek yerine, Türkiye ile yürütülecek yeni enerji müzakerelerinde pazarlık gücünü artıran bir unsur olarak kullanabileceği ifade ediliyor.</p>

<p>Taraflar arasında varılabilecek siyasi ve ticari uzlaşma kapsamında tazminat tutarının indirilmesi, taksitlendirilmesi, bazı faizlerden vazgeçilmesi, karşılıklı alacaklarla mahsuplaştırılması veya mali yükümlülüklerin yeni boru hattı ve enerji yatırımlarının içine yerleştirilmesi ihtimalleri bulunuyor.</p>

<h3>HUKUKİ VE MALİ HESAPLAŞMA HENÜZ KAPANMADI</h3>

<p>Türkiye aleyhine verilmiş geçerli bir tahkim kararı bulunmasına rağmen kamuoyunda dile getirilen 1 milyar 471 milyon dolarlık rakam, faiz dâhil hesaplanmış ve kesinleşmiş nihai borcu ifade etmiyor. Tahkim heyeti karşılıklı anapara alacaklarını ve faiz esaslarını belirlerken, tarafların bütün alacak ve faizlerinin hesaplanmasından sonra ortaya çıkacak net tutarı tek bir rakam olarak açıklamadı.</p>

<p>Sirene’nin değerlendirmesine göre gerçek mali tablo; faiz hesaplarının tamamlanması, Bağdat ile Erbil arasındaki muhtemel iç hesaplaşma, devam eden uluslararası hukuk süreçleri ve Türkiye-Irak enerji müzakereleri sonucunda netleşecek.</p>

<p>Dosyadaki son sözün yalnızca mahkeme salonunda söylenmesi beklenmiyor. Petrol akışının yeniden başladığı, yeni enerji yatırımlarının ve uzun vadeli iş birliğinin ele alındığı diplomasi masası, taraflar arasındaki nihai mali hesabın şekillenmesinde belirleyici olabilir.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/turkiye-iraka-147-milyar-dolar-odeyecek-mi-tahkim-dosyasindaki-nihai-borc-tam-olarak-ne-kadar</guid>
      <pubDate>Sun, 19 Jul 2026 01:44:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/03/petrol-hatti-44.jpg" type="image/jpeg" length="17835"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İngiliz Economist'e göre Türkiye-İsrail rekabeti yeni bir aşamaya geçmiş durumda]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/ingiliz-economiste-gore-turkiye-israil-rekabeti-yeni-bir-asamaya-gecmis-durumda</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/ingiliz-economiste-gore-turkiye-israil-rekabeti-yeni-bir-asamaya-gecmis-durumda" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İngiliz The Economist dergisi, İsrail ile Türkiye arasındaki rekabetin İran savaşı sonrasında daha sert ve stratejik bir boyut kazandığını yazdı. Analizde, iki ülke arasındaki anlaşmazlığın artık yalnızca siyasi liderler arasındaki gerilimle sınırlı olmadığı, Orta Doğu'nun geleceğini şekillendirme mücadelesine dönüştüğü değerlendirildi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İngiliz The Economist dergisi, İsrail ile Türkiye arasındaki rekabetin İran savaşı sonrasında yeni bir aşamaya geçtiğini belirten kapsamlı bir analiz yayımladı. Analizde, Ankara ile Tel Aviv arasındaki anlaşmazlığın siyasi görüş ayrılıklarının ötesine geçerek Orta Doğu'daki bölgesel düzenin geleceğine ilişkin stratejik bir mücadeleye dönüştüğü ifade edildi.</p>

<p>Dergiye göre İsrail'deki güvenlik çevreleri, Türkiye'nin bölgesel etkisinin giderek arttığını değerlendirirken, özellikle Suriye sahasında yaşanan gelişmeler ile Ankara'nın diplomatik girişimlerinin İsrail açısından yeni güvenlik hesaplarını beraberinde getirdiği belirtiliyor.</p>

<h3><strong>HAKAN FİDAN'A İLİŞKİN DEĞERLENDİRMELER</strong></h3>

<p>Analizde, ismi açıklanmayan bir İsrailli istihbarat analistine dayandırılan değerlendirmelere yer verildi. Söz konusu analistin, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ı İsrail açısından bölgedeki en önemli tehditlerden biri olarak gördüğü ve eski Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı olması nedeniyle bölgesel dengelerde önemli bir aktör olarak değerlendirdiği aktarıldı.</p>

<p>The Economist, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun, ABD Başkanı Donald Trump ile Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasındaki yakınlaşmadan ve Washington yönetiminin Suriye konusunda Ankara ile iş birliğine açık yaklaşımından rahatsızlık duyduğunu yazdı.</p>

<p>Analize göre Netanyahu'ya yakın kaynaklar, Trump'ın Beşşar Esed yönetiminin devrilmesini Erdoğan'ın başarısı olarak değerlendirmesinin İsrail yönetiminde rahatsızlık oluşturduğunu ifade etti. Netanyahu'nun ise Esed yönetiminin çöküşüne giden sürecin temelinde İsrail'in Hizbullah'a yönelik askeri operasyonlarının bulunduğunu düşündüğü aktarıldı.</p>

<h3><strong>F-35 PROGRAMINA DÖNÜŞ İHTİMALİNE İLİŞKİN KAYGILAR</strong></h3>

<p>Dergi, İsrailli yetkililerin Trump'ın Türkiye'nin F-35 programına yeniden katılabileceğine ilişkin mesajlarını dikkatle takip ettiğini belirtti.</p>

<p>Analizde, İsrail tarafının Türkiye'nin yeniden Lockheed Martin F-35 Lightning II savaş uçağı programına dahil edilmesinin bölgedeki askeri dengeyi etkileyebileceği değerlendirmesini yaptığı ifade edildi.</p>

<h3><strong>REKABETİN STRATEJİK BOYUTA ULAŞTIĞI DEĞERLENDİRMESİ</strong></h3>

<p>The Economist, Ankara ile Tel Aviv arasındaki gerilimin artık yalnızca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Binyamin Netanyahu arasındaki siyasi anlaşmazlıktan kaynaklanmadığını belirtti.</p>

<p>Analizde, bazı İsrailli siyasetçilerin Türkiye'yi İran'a yakın düzeyde stratejik tehdit kategorisinde değerlendirdiği aktarılırken, iki ülke arasındaki rekabetin Orta Doğu'daki bölgesel düzenin nasıl şekilleneceğine ilişkin farklı yaklaşımlardan beslendiği ifade edildi.</p>

<h3><strong>KARŞILIKLI SUÇLAMALAR VE DİPLOMATİK GERİLİM</strong></h3>

<p>Analizde, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın İsrail'i bölgesel istikrarı bozmakla suçladığı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ise İsrail'in Gazze'de soykırım işlediği yönündeki değerlendirmelerini sürdürdüğü hatırlatıldı.</p>

<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın İsrail'in Suriye ve Lübnan'daki askeri faaliyetlerini Türkiye'nin milli güvenliği açısından doğrudan tehdit olarak değerlendirdiği belirtilirken, İsrail'in 28 Haziran'da "Ermeni soykırımını" tanımasının da iki ülke arasındaki siyasi gerilimi artıran gelişmeler arasında gösterildiği aktarıldı.</p>

<h3><strong>SURİYE SAHASI ÖNE ÇIKIYOR</strong></h3>

<p>Brookings Enstitüsü araştırmacısı Aslı Aydıntaşbaş'ın değerlendirmelerine de yer verilen analizde, Türk karar alıcıların İsrail'i dış politika hedeflerinin önündeki temel engellerden biri olarak gördüğü ifade edildi.</p>

<p>Analize göre İsrail'in temel kaygısı, Türkiye'nin Hamas ile ilişkilerinden ziyade Suriye'de artan etkisi olarak öne çıkıyor. Dergi, Türkiye'nin güçlü ve merkezi bir Suriye devleti kurulmasını desteklediğini, buna karşılık İsrail'in daha zayıf ve parçalı bir Suriye yapısını kendi güvenlik çıkarları açısından daha uygun gördüğünü yazdı.</p>

<p>Buna rağmen iki ülkenin orduları ile istihbarat teşkilatları arasında sürdürülen koordinasyon mekanizmalarının şimdiye kadar Suriye sahasında doğrudan askeri çatışmayı önlediği ifade edildi.</p>

<h3><strong>DOĞU AKDENİZ VE BÖLGESEL DENGELER</strong></h3>

<p>The Economist, İsrail'in Yunanistan ve Kıbrıs ile geliştirdiği askeri ve istihbarat iş birliğinin de Ankara ile yaşanan gerilimin önemli başlıklarından biri olduğunu belirtti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Analizde, İsrail'in Yunanistan'a hassas güdümlü çok namlulu roket sistemleri, Güney Kıbrıs'a ise hava savunma sistemleri sağladığı, Türkiye'nin ise Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanları ve doğal gaz sahalarına ilişkin tezlerini sürdürdüğü aktarıldı.</p>

<p>İran savaşı sonrasında Türkiye'nin bölgesel konumunun güçlendiği değerlendirmesine yer verilen analizde, Ankara'nın Washington ile Tahran arasında arabuluculuk rolü üstlendiği, NATO içindeki önemini artırdığı ve Trump yönetimiyle ilişkilerini koruduğu ifade edildi.</p>

<p>Türkiye'nin son bir yılda Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan ile bölgesel güvenlik düzenlemelerine yönelik temaslarını hızlandırdığı belirtilen analizde, İsrail ile Türkiye arasında doğrudan askeri çatışma ihtimalinin halen düşük olduğu ancak geçmişe kıyasla daha gerçekçi bir senaryo olarak değerlendirildiği kaydedildi.</p>

<p>Dergi, iki ülkenin diplomatik ilişkilerini sınırlı düzeyde sürdürdüğünü, ticaret ve enerji alanındaki bazı temasların ise üçüncü ülkeler üzerinden devam ettiğini belirterek, stratejik anlaşmazlıkların artık liderlerden bağımsız ve daha derin bir nitelik kazandığı değerlendirmesinde bulundu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/ingiliz-economiste-gore-turkiye-israil-rekabeti-yeni-bir-asamaya-gecmis-durumda</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Jul 2026 15:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/07/turkiye-israil-44-1.jpg" type="image/jpeg" length="83769"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Taha Kılınç, Arap Birliği'ndeki yeni dönemi değerlendirdi]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/taha-kilinc-arap-birligindeki-yeni-donemi-degerlendirdi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/taha-kilinc-arap-birligindeki-yeni-donemi-degerlendirdi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yeni Şafak yazarı Taha Kılınç, Arap Birliği'nin yeni Genel Sekreteri Nebîl Fehmî'nin göreve başlamasını kaleme aldığı yazısında, yeni dönemin bölgesel krizler ve teşkilatın yapısal sorunları nedeniyle zorlu geçeceğine dikkat çekti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Taha Kılınç</strong>, 1 Temmuz 2026 tarihli köşe yazısında Arap Birliği'nde başlayan yeni dönemi değerlendirdi. Kılınç, 1 Temmuz 2026 itibarıyla göreve başlayan Arap Birliği Genel Sekreteri Nebîl Fehmî'nin yalnızca Filistin, Sudan, Yemen ve Lübnan gibi bölgesel krizlerle değil, aynı zamanda Arap Birliği'nin tarihsel yapısından kaynaklanan siyasi sorunlarla da karşı karşıya olduğunu vurguladı.</p>

<p>İşte o yazı: </p>

<p>Arap Birliği’nin yeni genel sekreteri Nebîl Fehmî, bugün -1 Temmuz 2026- itibarıyla görevine resmen başladı. 75 yaşındaki Fehmî’nin adaylığı, Arap Birliği dışişleri bakanlarının 29 Mart günkü toplantısında oybirliğiyle kabul edilmiş ve kamuoyuna duyurulmuştu. Yapılan açıklamada Fehmî’nin, uluslararası krizlerle başa çıkacak tecrübeye ve bilgiye sahip olduğunun altı çizilmişti. Koltuğu eski genel sekreter Ahmed Ebu’l-Gayt’ten devralan Fehmî de “uluslararası hukuku ayaklar altına alanların haince topraklarımıza ve kardeşlerimize saldırdığı bir zamanda” genel sekreterlik vazifesini üstlenmenin büyük bir sorumluluk olduğunu kaydetti.</p>

<p>1951 yılında, babasının diplomatik görevi sebebiyle bulunduğu New York’ta doğan Nebîl Fehmî, 1976’dan itibaren Mısır Dışişleri Bakanlığı’nda hariciye kariyerine başladı. 1997-1999 arasında Tokyo’da, 1999-2008 arasında da Washington’da büyükelçilik yapan Fehmî, 11 Eylül ve Irak’ın işgali sürecinde ABD’li yetkililerle yakın mesai içinde çalıştı. 2013-2014’te kısa süreliğine dışişleri bakanlığına getirilen Fehmî, ayrıca Kahire Amerikan Üniversitesi bünyesinde akademik dünyanın içinde de aktif biçimde yer almış bir isim.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Nebîl Fehmî, Ortadoğu ve İslâm dünyasının birbirinden ağır krizlerle boğuştuğu bir zaman diliminde Arap Birliği’nin dümenine geçti. İsrail’in Filistin’de gittikçe azgınlaşan ve derinleşen işgali, Lübnan’da devam eden Siyonist tacizler, İran’la ABD arasındaki gerilim ve müzakere süreçleri, Yemen’de İran-Suudi Arabistan mücadelesi, Sudan’da hız kesmeyen iç savaş, Cezayir-Fas diplomatik krizi, Somali’den Libya’ya geniş bir coğrafyada Birleşik Arap Emirlikleri-İsrail ittifakı, Fehmî’nin masasında hazır bulduğu çok sayıda dosyadan sadece birkaçı. Nebîl Fehmî, sıra dışı bir durum olmazsa, -rutin teamül gereği- arka arkaya beşer yıllık iki dönem halinde vazife yapacak.</p>

<p>Yeni genel sekreterin işinin zorluğu, sadece önüne yığılan dosyaların kalınlığına ve karmaşıklığına bağlı değil. Başlı başına, Arap Birliği’nin yapısından ve siyasî duruşundan kaynaklanan zorluklar da var:</p>

<p>Mısır’ın İskenderiye şehrinde düzenlenen bir hazırlık toplantısının ardından, 22 Mart 1945’te Kahire’de kurulan Arap Birliği, halihazırda 22 üyesiyle Arap dünyasını tek çatı altında buluşturan en büyük uluslararası teşkilât durumunda. Başlangıçta yedi ülke (Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Suudi Arabistan, Suriye ve Kuzey Yemen) tarafından oluşturulan birlik, zamanla Arapların tamamını kapsayacak şekilde genişletildi.</p>

<p>Yönetim merkezi ve genel sekreterlik ofisi Kahire’de bulunan Arap Birliği, özellikle 1952’den itibaren Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdunnâsır’ın yaptığı doğrudan müdahalelerle Mısır’ın dış politika tercihleriyle tamamen uyumlu bir çizgiye büründü. Sonraki yıllarda, Arap dünyasının karşılaştığı bütün krizlerde, Arap Birliği, müstakil bir siyaset ve duruş benimsemek yerine sorgusuz-sualsiz Mısır hükümetinin kararlarına uydu. Bu durumun tek istisnası, dönemin Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat’ın 1979’da İsrail’le imzaladığı Camp David Barış Anlaşması’na Arap ülkelerinin gösterdiği toplu tepkiydi. Sedat’a yönelik öfke o kadar büyüktü ki, Arap Birliği’nin merkezi Kahire’den Tunus’a taşındı, Mısır birlikten atıldı ve birliğin tarihinde ilk kez Mısırlı olmayan bir diplomat -Tunuslu Şâzilî Kuleybî- genel sekreterliği üstlendi. Mısır ancak Enver Sedat 1981’de öldürüldükten çok sonra, 1989’da Arap Birliği’ne yeniden kabul edildi, birliğin merkezi de ertesi yıl tekrar Kahire’ye taşındı.</p>

<p>Nebîl Fehmî, Mısır eski dışişleri bakanlarından İsmail Fehmî’nin (1922-1997) oğlu. Çekirdekten yetişme bir diplomat olan İsmail Fehmî, Mısır Cumhurbaşkanı Enver Sedat’ın en güvendiği adamlardan biriydi. Buna rağmen, Sedat 1977’de aniden İsrail’i ziyarete karar verince Fehmî tepki olarak istifasını sunmuş, Filistin’i işgal edenlerin ayağına gitmeyi içine sindiremeyerek bakanlığı bırakmakta tereddüt göstermemişti.</p>

<p>Şimdi esas soru şu: İsmail Fehmî’nin oğlu, görevi icabı İsrail’in saldırganlıklarıyla devamlı yüzleşmek durumunda kalacağı kesin olduğuna göre, günün birinde babası gibi istifa kartını kullanabilecek mi? Sanırım, cevabı hepimiz biliyoruz.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/taha-kilinc-arap-birligindeki-yeni-donemi-degerlendirdi</guid>
      <pubDate>Thu, 02 Jul 2026 11:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/07/arap-birligi-44.jpg" type="image/jpeg" length="19463"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[“İran Heyeti İsviçre’de Diplomatik ve Psikolojik Üstünlük Kurdu”]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/iran-heyeti-isvicrede-diplomatik-ve-psikolojik-ustunluk-kurdu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/iran-heyeti-isvicrede-diplomatik-ve-psikolojik-ustunluk-kurdu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Dış politika uzmanı gazeteci Ahmet Yeşiltepe, ABD ile İran arasında İsviçre’de gerçekleştirilen zirveyi değerlendirdi. Yeşiltepe, İran heyetinin müzakere sürecindeki tavrını “psikolojik ve diplomatik kaldıraç kullanımında adeta bir ders” olarak nitelendirirken, sergilenen tutumun hem sembolik hem de stratejik açıdan dikkat çekici olduğunu savundu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Dış politika uzmanı gazeteci Ahmet Yeşiltepe, sosyal medya hesabından yaptığı değerlendirmede ABD ile İran arasında İsviçre’de düzenlenen zirvede İran heyetinin sergilediği performansa dikkat çekti. Zirve sürecini diplomatik psikoloji ve müzakere stratejileri açısından yorumlayan Yeşiltepe, İran tarafının görüşmelere kendi şartlarıyla katıldığını ve müzakere masasında taviz vermeyen bir görüntü çizdiğini ifade etti.</p>

<p>Yeşiltepe’ye göre İran heyeti, görüşmeler boyunca hem diplomatik hem de psikolojik üstünlük kurmayı hedefleyen hamleler yaptı. İranlı yetkililerin Amerikalıları beklettiğini, sembolik bir el sıkışma jestini kabul etmediğini ve taleplerinde kararlı bir tutum sergilediğini belirten Yeşiltepe, bu yaklaşımın müzakere masasındaki güç dengesini etkilemeye yönelik bilinçli bir stratejinin parçası olduğunu savundu.</p>

<h3>İRAN HEYETİNİN TAVRINA DİKKAT ÇEKTİ</h3>

<p>Paylaşımında zirvenin dikkat çeken anlarına değinen Yeşiltepe, ABD Başkanı Donald Trump’ın alışılmış tehdit dilinin gündeme gelmesiyle birlikte İran heyetinin görüşmeleri terk ettiğini öne sürdü. Bu tavrın İran’ın geri adım atmayan bir duruş sergileme isteğini ortaya koyduğunu belirten Yeşiltepe, söz konusu yaklaşımın aynı zamanda Amerikan tarafının içinde bulunduğu durumu görünür hale getirdiğini ileri sürdü.</p>

<p>Yeşiltepe, İran heyetinin bu süreçte yalnızca taleplerini savunmakla kalmadığını, aynı zamanda müzakerenin psikolojik boyutunu da etkili biçimde kullandığını ifade etti.</p>

<h3>“HER HAMLE HESAPLANMIŞTI”</h3>

<p>İranlı müzakerecilerin sembolizm ve strateji konusundaki yaklaşımını ayrıca değerlendiren Yeşiltepe, zirvede verilen her mesajın ve sergilenen her davranışın önceden planlanmış izlenimi taşıdığını söyledi. İran heyetinin birkaç hamle sonrasını hesaplayan bir satranç oyuncusu gibi hareket ettiğini belirten Yeşiltepe, karşı tarafın ise bu tempoya ayak uydurmakta zorlandığını öne sürdü.</p>

<p>Diplomaside sembollerin önemine vurgu yapan Yeşiltepe, el sıkışma gibi küçük görünen jestlerin dahi uluslararası müzakerelerde güçlü mesajlar taşıyabildiğine dikkat çekti.</p>

<h3>“MASADA DA BOYUN EĞMİYOR”</h3>

<p>Değerlendirmesinin sonunda İran’ın yalnızca sahadaki güç unsurlarıyla değil, diplomatik masadaki tutumuyla da öne çıktığını ifade eden Yeşiltepe, ülkenin baskı karşısında geri çekilmeyen bir görüntü verdiğini savundu.</p>

<p>Yeşiltepe, İran’ın sahada zorlayıcı ve agresif güç unsurlarıyla etkili olmaya çalışırken, müzakere masasında da boyun eğmeyen bir duruş sergilediğini belirterek, bu tavrın uluslararası siyaset açısından dikkatle izlenmesi gereken bir gelişme olduğunu kaydetti.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/iran-heyeti-isvicrede-diplomatik-ve-psikolojik-ustunluk-kurdu</guid>
      <pubDate>Mon, 22 Jun 2026 16:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/06/abd-444.jpg" type="image/jpeg" length="24645"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Trump'ın yeni hedefi Avustralya mı? İşaretler bunu gösteriyor]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/trumpin-yeni-hedefi-avustralya-mi-isaretler-bunu-gosteriyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/trumpin-yeni-hedefi-avustralya-mi-isaretler-bunu-gosteriyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Grönland, Venezuela ve Küba’ya yönelik çıkışlarıyla tartışma yaratan Donald Trump’ın yeniden Beyaz Saray’da olduğu dönemde ABD, şimdi de Avustralya’da dikkat çeken bir askeri yapılanmaya gidiyor. Washington yönetiminin Çin’e karşı kıtanın güneydoğusunda kalıcı ve savaşa hazır bir silah stoku oluşturma planı, bölgede yeni bir jeopolitik hesaplaşmanın işareti olarak değerlendiriliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ani çıkışları ve beklenmedik talepleriyle dünyayı şaşırtmaya devam eden ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin son dönemde dış politika ekseninde attığı adımlar ve yaptığı açıklamalar uluslararası kamuoyunda dikkatle takip edilirken, ABD'nin Avustralya'daki yeni askeri yapılanması farklı tartışmaları da beraberinde getirdi. Grönland’ın stratejik önemine yönelik söylemler, Venezuela üzerindeki baskı politikaları ve Küba’ya ilişkin sert tutumun ardından Washington’un gözünü bu kez Pasifik’in en önemli müttefiklerinden biri olan Avustralya’ya çevirdiği yorumları yapılıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>ABD ordusunun hazırladığı yeni planlar, Çin ile giderek büyüyen rekabetin sadece Asya kıyılarında değil, Güney Pasifik’in derinliklerinde de yeni bir cephe oluşturduğunu ortaya koyuyor. İhale belgeleri ve askeri planlamalara ilişkin bilgiler, Amerikan Deniz Piyadeleri için Avustralya’da ilk kez kalıcı ve geniş kapsamlı bir savaş stoğu kurulacağını gösteriyor.</p>

<h3>ÇİN'E KARŞI STRATEJİK KONUM HESABI</h3>

<p>ABD'nin planladığı askeri stokun temel amacı, Çin'in son yıllarda hızla artırdığı askeri kapasitesine karşı daha güvenli bir lojistik merkez oluşturmak olarak değerlendiriliyor. Analistlere göre Avustralya'nın güneydoğusu, Çin'in mevcut balistik füze menzillerinin büyük bölümünün dışında kalıyor. Bu nedenle Washington yönetimi, olası bir bölgesel çatışmada kritik askeri malzemeleri daha güvenli bölgelerde tutmayı hedefliyor.</p>

<p>ABD'nin Hint-Pasifik stratejisinin önemli parçalarından biri olarak görülen proje, Amerikan ordusunun bölgedeki hareket kabiliyetini artıracak yeni bir lojistik ağın kurulmasına hizmet edecek. Böylece Güney Çin Denizi ve Tayvan çevresinde yaşanabilecek olası krizlerde ABD kuvvetlerinin daha hızlı harekete geçebilmesi amaçlanıyor.</p>

<h3>İLK ADRES FİLİPİNLER, İKİNCİ HALKA AVUSTRALYA</h3>

<p>Washington yönetimi, Asya-Pasifik bölgesindeki ilk kara stokunu bu yıl Filipinler'de faaliyete geçirmeye hazırlanıyor. Ancak ABD Donanması tarafından yayımlanan son belgeler, Avustralya'daki yapılanmanın çok daha büyük ölçekli olacağını ortaya koyuyor.</p>

<p>Belgelere göre Victoria eyaletinde kurulacak tesisler için ilk etapta 30 milyon dolarlık kaynak ayrıldı. Söz konusu bütçe depo, ofis ve ileri lojistik merkezlerinin inşasında kullanılacak. Planlama süreci tamamlandığında tesisin bölgedeki en önemli Amerikan askeri lojistik merkezlerinden biri haline gelmesi bekleniyor.</p>

<h3>MELBOURNE'DEN BANDIANA'YA TAŞINACAK</h3>

<p>Projeye ilişkin ihale dosyalarında yer alan bilgilere göre askeri ekipmanlar başlangıçta Melbourne'de depolanacak. Daha sonra ise Victoria kırsalındaki Bandiana askeri bölgesinde inşa edilecek yeni depolara aktarılacak.</p>

<p>2028 yılında tam kapasiteyle çalışması hedeflenen sistem, Amerikan Deniz Piyadeleri'nin ihtiyaç duyduğu mühimmat, ekipman ve çeşitli askeri malzemeleri sürekli hazır halde tutacak. Böylece ABD'nin Pasifik'teki operasyonel kapasitesi önemli ölçüde artırılmış olacak.</p>

<h3>AVUSTRALYA'DA HASSAS DENGE</h3>

<p>Avustralya'nın yabancı ülkelere ait kalıcı askeri üslere izin vermemesi nedeniyle proje siyasi açıdan da dikkat çekiyor. Her ne kadar Canberra ile Washington arasında güçlü bir askeri ittifak bulunsa da Amerikan varlığının giderek genişlemesi ülkede zaman zaman tartışmalara neden oluyor.</p>

<p>Mevcut plan doğrudan bir ABD üssü kurulmasını öngörmese de Amerikan ordusunun kalıcı askeri altyapı oluşturması, ülkenin egemenlik tartışmalarını yeniden gündeme taşıyabilecek bir gelişme olarak görülüyor.</p>

<h3>110 KİŞİLİK UZMAN KADRO GÖREV YAPACAK</h3>

<p>Belgelerde yer alan bilgilere göre tesisin işletilmesi için küresel bir savunma yüklenicisiyle çalışılacak. Yaklaşık 110 kişilik uzman kadro; mühendisler, teknisyenler, güvenlik personeli ve lojistik uzmanlarından oluşacak.</p>

<p>Söz konusu ekip, silah sistemleri dahil olmak üzere tüm askeri malzemelerin bakımından ve operasyonel hazır halde tutulmasından sorumlu olacak. ABD tarafı, ekipmanların yüksek hazırlık seviyesinde muhafaza edileceğini vurguluyor.</p>

<h3>PENTAGON'DAN 500 MİLYON DOLARLIK YENİ TALEP</h3>

<p>ABD Savunma Bakanlığı'nın bölgedeki askeri hazırlıkları yalnızca Avustralya ile sınırlı değil. Pentagon'un gelecek yıl Kongre'den, Asya-Pasifik genelinde ekipman ve yakıt stoklarının artırılması amacıyla 500 milyon dolarlık ek bütçe talep ettiği bildirildi.</p>

<p>Bu hamle, Washington'un Çin'i uzun vadeli stratejik rakip olarak gördüğünü ve bölgedeki askeri varlığını kalıcı hale getirmeyi hedeflediğini ortaya koyuyor.</p>

<h3>ÇİN FÜZELERİ KUZEY AVUSTRALYA'YI VURABİLİR</h3>

<p>Avustralya merkezli Lowy Institute tarafından yayımlanan son rapor da projeye ilişkin güvenlik kaygılarını güçlendirdi. Raporda, Çin'in Güney Çin Denizi'ndeki ileri askeri noktalarından fırlatılacak balistik füzelerle Kuzey Avustralya'yı vurabilecek kapasiteye ulaştığı belirtildi.</p>

<p>Kuruluşun Uluslararası Güvenlik Direktörü Sam Roggeveen, Avustralya'daki yeni stokun ülkenin güneydoğusuna yerleştirilmesinin arkasında bu risk değerlendirmesinin bulunabileceğini ifade etti. Roggeveen, tesislerin faaliyete geçmesinin ardından Çin açısından açık hedefler haline gelebileceği uyarısında bulundu.</p>

<h3>PASİFİK'TE YENİ CEPHE Mİ AÇILIYOR?</h3>

<p>ABD'nin Avustralya'da kurmayı planladığı askeri lojistik ağı, yalnızca teknik bir savunma yatırımı olarak görülmüyor. Uzmanlar, Washington'un Çin'e karşı Hint-Pasifik'te yeni ve daha derin bir savunma hattı oluşturduğunu değerlendiriyor.</p>

<p>Trump yönetiminin küresel stratejik rekabet anlayışıyla birlikte düşünüldüğünde, Avustralya'daki bu yapılanma ABD'nin Pasifik'teki askeri ağırlığını daha da artırmaya hazırlandığını gösteriyor. Bu nedenle bazı çevrelerde "Trump'ın yeni hedefi Avustralya mı?" sorusu gündeme gelirken, asıl hedefin ülkenin kendisinden ziyade Avustralya'nın sunduğu stratejik konum olduğu yorumları öne çıkıyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/trumpin-yeni-hedefi-avustralya-mi-isaretler-bunu-gosteriyor</guid>
      <pubDate>Wed, 17 Jun 2026 07:10:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/06/avustralya-44.jpg" type="image/jpeg" length="27462"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Trump'ın İran'a Kürt gruplarla müdahale planını Erdoğan durdurdu"]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/trumpin-irana-kurt-gruplarla-mudahale-planini-erdogan-durdurdu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/trumpin-irana-kurt-gruplarla-mudahale-planini-erdogan-durdurdu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsrailli gazeteci ve analist Amit Segal, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik planladığı operasyonun Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın diplomatik girişimi sonrası askıya alındığını ileri sürdü. İddiaya göre Erdoğan, ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede Kürt silahlı grupların operasyonda kullanılmasına karşı çıktı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İsrailli gazeteci ve analist Amit Segal, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hazırladığı öne sürülen operasyon planına ilişkin dikkat çeken iddialarda bulundu.</p>

<p>Segal tarafından kaleme alınan analizde, Washington ve Tel Aviv yönetimlerinin İran’a yönelik senaryolar üzerinde çalıştığı ve bu kapsamda bazı silahlı grupların sahaya sürülmesinin değerlendirildiği öne sürüldü.</p>

<h3>“İRAN İÇİNDE CEPHE AÇILMASI PLANLANDI” İDDİASI</h3>

<p>Analizde, İran içinde özellikle Kürt gruplar üzerinden yeni bir cephe açılmasının gündeme geldiği iddia edildi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Farklı etnik unsurların eş zamanlı hareket etmesiyle Tahran yönetimi üzerinde baskı oluşturulmasının hedeflendiği belirtilen analizde, söz konusu planın uygulanabilir bulunduğu ancak daha sonra askıya alındığı ileri sürüldü.</p>

<h3>“ERDOĞAN TRUMP İLE GÖRÜŞTÜ” İDDİASI</h3>

<p>Segal’in analizine göre Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, süreç sırasında ABD Başkanı Donald Trump ile telefon görüşmesi gerçekleştirdi.</p>

<p>Görüşmede Erdoğan’ın, terör örgütleriyle bağlantılı silahlı yapıların bölgesel güvenlik açısından oluşturabileceği risklere dikkat çektiği öne sürüldü.</p>

<p>Analizde, Erdoğan’ın özellikle Kürt silahlı grupların olası bir operasyonda yer almasının Türkiye açısından kabul edilemez olduğunu Trump’a ilettiği iddia edildi.</p>

<h3>“TRUMP YÖNETİMİ PLANI YENİDEN DEĞERLENDİRDİ”</h3>

<p>İddiaya göre Erdoğan ile yapılan telefon görüşmesinin ardından Trump yönetimi söz konusu planı yeniden değerlendirmeye aldı.</p>

<p>Segal, İran içinde geniş çaplı hareketliliğe yol açabilecek operasyon fikrinin askıya alındığını öne sürdü.</p>

<p>Analizde, Ankara’nın diplomatik girişimi sonrasında İran içinde silahlı gruplar üzerinden yeni bir cephe oluşturulması planının durdurulduğu iddia edildi.</p>

<h3>BÖLGESEL GERİLİM TARTIŞMALARI SÜRÜYOR</h3>

<p>İran’a yönelik olası askeri senaryolar son dönemde uluslararası basında sık sık gündeme gelirken, bölgede yaşanan gerilim diplomatik temasları da hızlandırdı.</p>

<p>ABD, İsrail, İran ve bölgedeki farklı aktörler arasında devam eden açıklamalar, Orta Doğu’daki güvenlik dengelerine ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdı.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/trumpin-irana-kurt-gruplarla-mudahale-planini-erdogan-durdurdu</guid>
      <pubDate>Sat, 16 May 2026 20:49:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/05/erdogan-trump-44-2.jpg" type="image/jpeg" length="95173"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Gazeteci Tucker Carlson: İsrail, ABD'yi Orta Doğu'da istemiyor]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/gazeteci-tucker-carlson-israil-abdyi-orta-doguda-istemiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/gazeteci-tucker-carlson-israil-abdyi-orta-doguda-istemiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD’li gazeteci Tucker Carlson, İran’a yönelik saldırıların İsrail etkisiyle başladığını öne sürerken, İsrail’in Orta Doğu’daki hedefleri doğrultusunda ABD’nin bölgeden çekilmesini istediğini savundu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>ABD’li gazeteci Tucker Carlson, İran’a yönelik saldırılara ilişkin değerlendirmelerinde İsrail’in Orta Doğu’daki hedefleri ve ABD ile ilişkilerine dair dikkat çeken iddialar dile getirdi. Carlson, The Economist dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Zanny Minton Beddoes ile yaptığı röportajda, saldırıların İsrail ve ABD’deki İsrail yanlısı çevrelerin etkisiyle başladığını ileri sürdü.</p>

<p>Carlson, açıklamalarında İsrail’in bölgedeki stratejik hedeflerine vurgu yaparak, ABD’nin Orta Doğu’daki varlığının İsrail tarafından sınırlayıcı bir unsur olarak görüldüğünü savundu.</p>

<h3>“İSRAİL, ABD’NİN BÖLGEDEN ÇEKİLMESİNİ İSTİYOR” İDDİASI</h3>

<p>Carlson, İsrail’in daha fazla toprak ve kaynak arayışına yönelik bir eğilim içinde olduğunu öne sürerek, bu yaklaşımın bölgedeki dengeleri etkilediğini ifade etti. İsrail’in, ABD’nin Orta Doğu’daki askeri ve siyasi varlığını kendi hedefleri açısından kısıtlayıcı olarak değerlendirdiğini belirten Carlson, bu nedenle Washington yönetiminin bölgeden çekilmesini istediğini savundu.</p>

<p>ABD kamuoyunda İsrail’e verilen desteğin zamanla azaldığını ifade eden Carlson, bu durumun İsrailli yetkilileri mevcut şartlar içinde daha hızlı hareket etmeye yönelttiğini dile getirdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>İRAN SALDIRILARI VE “ÖNCE AMERİKA” TARTIŞMASI</h3>

<p>Carlson, İran’a yönelik saldırıların ABD’deki İsrail yanlısı çevrelerin etkisiyle gerçekleştiğini öne sürerek, sürecin Donald Trump’ın seçim kampanyasında öne çıkardığı “Önce Amerika” yaklaşımıyla örtüşmediğini söyledi.</p>

<p>Saldırıların, ABD’nin kendi ulusal çıkarları yerine farklı etkiler doğrultusunda şekillendiğini iddia eden Carlson, bu durumun ABD dış politikasına ilişkin tartışmaları yeniden gündeme taşıdığını ifade etti.</p>

<h3>KÜRESEL GÜÇ DENGESİNE İLİŞKİN DEĞERLENDİRME</h3>

<p>Carlson, ABD’nin küresel rolüne ilişkin değerlendirmelerinde ise Washington yönetiminin dünya gücünü Çin ile paylaştığını kabul etmesi gerektiğini belirtti. ABD’nin küresel kapasitesine ilişkin sınırların ortaya çıktığını savunan Carlson, özellikle Tayvan konusunda ABD’nin askeri müdahale kapasitesine dair görüşlerini paylaştı.</p>

<p>Carlson ayrıca, “Önce Amerika” yaklaşımının Avrupa ile ilişkilerin güçlendirilmesini de kapsadığını ve bunun Çin’in artan etkisini dengeleme amacı taşıdığını ifade etti.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/gazeteci-tucker-carlson-israil-abdyi-orta-doguda-istemiyor</guid>
      <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 19:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/12/netanyahu-5.jpg" type="image/jpeg" length="72777"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İran devletinin bel kemiğiydi: Ali Laricani kimdir?]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/iran-devletinin-bel-kemigiydi-ali-laricani-kimdir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/iran-devletinin-bel-kemigiydi-ali-laricani-kimdir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ali Laricani, Dini Lider Hamaney'in öldürülmesinin ardından kritik bir rol üstlenen, genellikle pragmatist olarak görülen ve uzun süredir İran siyasetinin merkezinde yer alan bir isimdi. Laricani, Hamaney'in ölümünden sonra rejimi ayakta tutan isimlerden biri olarak biliniyordu. İsrail tarafından katledilen liderler arasında yerini aldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>On yıllar boyunca <strong>Ali Laricani</strong>, 18. yüzyıl Alman filozofu <strong>Immanuel Kant</strong> üzerine kitaplar yazan ve Batı ile nükleer anlaşmalar müzakere eden, İran nizamının sakin ve pragmatik yüzüydü. Ancak 1 Mart'ta, <strong>Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi</strong>'nin 67 yaşındaki sekreterinin üslubu geri dönülemez bir şekilde değişti.</p>

<h3>HAMANEY SONRASI SERT MESAJLAR</h3>

<p id="p-rc_c7be00b933a5ead1-29"><strong>ABD</strong> ve <strong>İsrail</strong> hava saldırılarının Dini Lider <strong>Ayetullah Ali Hamaney</strong> ve <strong>Devrim Muhafızları Ordusu</strong> (DMO) Komutanı <strong>Muhammed Pakpur</strong>'u öldürmesinden sadece 24 saat sonra devlet televizyonuna çıkan <strong>Laricani</strong>, sert bir mesaj verdi. Sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada, "<strong>Amerika</strong> ve Siyonist rejim <strong>İran</strong> ulusunun kalbini ateşe verdi. Onların kalplerini yakacağız. Siyonist suçluları ve utanmaz <strong>Amerikalıları</strong> yaptıklarına pişman edeceğiz" ifadelerini kullandı. <strong>Laricani</strong>, <strong>ABD</strong> Başkanı <strong>Donald Trump</strong>'ı bir "<strong>İsrail</strong> tuzağına" düşmekle suçlarken, <strong>İran</strong>'ın 1979'dan bu yana yaşadığı en büyük krize verilecek yanıtın merkezinde yer alıyor.</p>

<p>İRAN'IN "KENNEDY"LERİ: LARİCANİ HANEDANI</p>

<p id="p-rc_c7be00b933a5ead1-30">3 Haziran 1958'de <strong>Irak</strong>'ın <strong>Necef</strong> kentinde, <strong>Amol</strong> kökenli varlıklı bir ailenin çocuğu olarak doğan <strong>Laricani</strong>, <strong>Time</strong> dergisinin 2009'da "<strong>İran'ın Kennedy'leri</strong>" olarak tanımladığı kadar nüfuzlu bir hanedana mensuptur. Babası <strong>Mirza Haşim Amoli</strong> önde gelen bir din bilginiydi. Kardeşleri; yargı ve Dini Lideri seçmekle görevli <strong>Uzmanlar Meclisi</strong> dahil olmak üzere <strong>İran</strong>'ın en güçlü makamlarında görev yapmıştır. Ayrıca <strong>Laricani</strong>, İslam Cumhuriyeti'nin kurucusu <strong>Ruhullah Humeyni</strong>'nin yakın sırdaşı <strong>Morteza Motahhari</strong>'nin kızıyla evlenerek devrimci elitlerle kişisel bağlarını güçlendirmiştir.</p>

<p>MATEMATİKÇİ FİLOZOFUN SİYASİ KARİYERİ</p>

<p id="p-rc_c7be00b933a5ead1-31">Sadece dini medreselerden gelen akranlarının aksine <strong>Laricani</strong>, seküler bir akademik geçmişe sahiptir. 1979'da <strong>Şerif Teknoloji Üniversitesi</strong>'nden Matematik ve Bilgisayar Bilimleri lisans derecesi almış, daha sonra <strong>Tahran Üniversitesi</strong>'nde Batı felsefesi üzerine yüksek lisans ve doktora yaparak tezini <strong>Kant</strong> üzerine yazmıştır. Siyasi kariyerinde ise Kültür Bakanlığı, devlet yayın kuruluşu (<strong>IRIB</strong>) başkanlığı ve üç dönem üst üste <strong>Meclis Başkanlığı</strong> görevlerinde bulunmuştur. Özellikle 2015 nükleer anlaşmasının (<strong>KOEP</strong>) meclis onayından geçmesinde büyük rol oynamıştır.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>DİPLOMASİDEN SAVAŞ DİLİNE GEÇİŞ</p>

<p id="p-rc_c7be00b933a5ead1-32">Ağustos 2025'te Cumhurbaşkanı <strong>Mesud Pezeşkiyan</strong> tarafından yeniden <strong>Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi</strong> Sekreterliğine atanan <strong>Laricani</strong>'nin tutumu o tarihten bu yana sertleşti. Daha önce <strong>ABD</strong> ile dolaylı müzakereleri yürüten ve "Müzakereye başvurmak rasyonel bir yoldur" diyen pragmatik kimliği, 28 Şubat'ta başlayan saldırılarla yerini savaş söylemine bıraktı. Son konuşmasında <strong>ABD</strong> ile müzakere haberlerini reddeden <strong>Laricani</strong>, bölgesel ülkelere saldırma niyetinde olmadıklarını ancak <strong>ABD</strong> tarafından kullanılan tüm üsleri hedef alacaklarını belirterek, "Daha önce hiç deneyimlemedikleri bir güçle" karşılık vereceklerini duyurdu.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/iran-devletinin-bel-kemigiydi-ali-laricani-kimdir</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/03/larijani.jpg" type="image/jpeg" length="26539"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Analistler: Trump savaşı bitirdi ama Netanyahu'yu ikna edemiyor]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/analistler-trump-savasi-bitirdi-ama-netanyahuyu-ikna-edemiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/analistler-trump-savasi-bitirdi-ama-netanyahuyu-ikna-edemiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trump, İran ile savaşı bitirip bitirmeme konusunda çelişkili açıklamalar yapıyor. Analistler, çelişkili açıklamaların nedenini, "Trump aslında savaşı bitirdi. Artık İran'a saldırıların neden olduğu küresel krizin uzamasını istemiyor. Ancak Netanyahu'yu ikna edemiyor. Netanyahu, ülkesinde yaklaşan seçimler nedeniyle, İran savaşını daha da uzatmak istiyor" şeklinde yorumlandı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Amerika Birleşik Devletleri Başkanı <strong>Donald Trump</strong>, İran ile devam eden askeri çatışmaya ilişkin son dönemde yaptığı açıklamalarda birbirini nakzeden ifadeler kullanıyor. <strong>CBS News</strong> kanalına verdiği mülakatta savaşın büyük ölçüde tamamlandığını ifade eden <strong>Donald Trump</strong>, İran'ın hava kuvvetleri, donanması ve iletişim ağlarının imha edildiğini savundu. Harekatın çok başarılı geçtiğini dile getiren <strong>Donald Trump</strong>, "Savaş bitti sayılır" ifadesini kullanırken, diğer taraftan operasyonun hedeflerine ulaşana kadar süreceğini ve daha ileri gidileceğini kaydederek askeri faaliyetlerin sonlanmadığına işaret etti.</p>

<p>Beyaz Saray'da gazetecilere yaptığı açıklamalarda ise <strong>Donald Trump</strong>, savaşın bitip bitmediğine dair sorulara "Her ikisini de söyleyebilirsiniz" yanıtını vererek belirsizliği derinleştirdi. Operasyonun başında yeni bir ülke inşa etme sürecinin olduğunu savunan <strong>Donald Trump</strong>, İran'ın nükleer silah elde etmesini engelleme hedefinin baki olduğunu vurguladı. Analistler tarafından yapılan değerlendirmelerde, <strong>Donald Trump</strong>'ın küresel ekonomik krize ve petrol fiyatlarındaki dalgalanmaya neden olan bu süreci bir an evvel sonlandırmak istediği ancak müttefiki İsrail ile tam bir mutabakat sağlayamadığı ifade ediliyor.</p>

<p>İsrail Başbakanı <strong>Benjamin Netanyahu</strong> ile yapılan görüşmelerde operasyonun ne zaman sonlanacağına dair kararın "ortak" alınacağını belirten <strong>Donald Trump</strong>, müttefikler arasındaki görüş ayrılıklarını da dolaylı yoldan teyit etti. Analistler, <strong>Benjamin Netanyahu</strong>'nun İsrail'deki iç siyasi durum ve yaklaşan seçimler nedeniyle savaşın kapsamını genişletmek ve süresini uzatmak istediğini kaydediyor. Bu durumun, askeri harekatı "tamamlanmış bir başarı" olarak ilan edip çekilme eğiliminde olan <strong>Donald Trump</strong> yönetimini zorladığı ve kamuoyuna yansıyan çelişkili mesajların temel kaynağını oluşturduğu belirtiliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>TRUMP VE NETANYAHU ARASINDAKİ STRATEJİK AYRIM</h3>

<p>Siyasi gözlemciler, <strong>Donald Trump</strong>'ın "Önce Amerika" doktrini çerçevesinde askeri maliyetleri ve küresel piyasalardaki istikrarsızlığı azaltmak adına savaşı durdurma niyetinde olduğunu savunuyor. Buna karşın <strong>Benjamin Netanyahu</strong> liderliğindeki İsrail hükümetinin, İran'daki mevcut rejimin tamamen tasfiyesine odaklandığı ve bu hedefe ulaşılmadan ateşkes masasına oturmaya sıcak bakmadığı bildiriliyor. İki lider arasındaki bu öncelik farkı, operasyonun nihai amacı ve bitiş takvimi konusunda Washington ile Tel Aviv arasında gizli bir gerilime yol açıyor.</p>

<h3>KÜRESEL EKONOMİ VE PETROL PİYASALARINDAKİ BASKI</h3>

<p>Savaşın uzamasıyla birlikte Hürmüz Boğazı'ndaki sevkiyatın risk altına girmesi, dünya genelinde enerji fiyatlarının yükselmesine neden oldu. <strong>Donald Trump</strong>, ekonomik verilerin seçim vaatleri üzerindeki olumsuz etkisinden endişe duyarak operasyonu "zafer" ilanıyla bitirmeye çalışırken, bölgedeki askeri hareketliliğin devam etmesi piyasalardaki belirsizliği canlı tutuyor. Diplomatik kaynaklar, <strong>Donald Trump</strong>'ın <strong>Benjamin Netanyahu</strong>'yu ikna etme çabalarının sonuç vermemesi durumunda, ABD'nin tek taraflı bir çekilme veya operasyon ölçeğinde küçülme kararı alabileceğini ihtimaller arasında değerlendiriyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/analistler-trump-savasi-bitirdi-ama-netanyahuyu-ikna-edemiyor</guid>
      <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 22:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/02/trump-netanyahu-44-3.jpg" type="image/jpeg" length="10650"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yeni İran Lideri Mücteba Hamaney hakkında ne biliyoruz?]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/yeni-iran-lideri-mucteba-hamaney-hakkinda-ne-biliyoruz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/yeni-iran-lideri-mucteba-hamaney-hakkinda-ne-biliyoruz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İran dini lideri Ayetullah Ali Hamaney'in ölümünün ardından boşalan makam için Uzmanlar Meclisi seçim sürecini yürütürken, merhum liderin oğlu Mücteba Hamaney en güçlü adaylar arasında değerlendiriliyor. Oğul Hamaney'in konseyden en yüksek oyu aldığı belirtiliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İran İslam Cumhuriyeti'nde dini lider Ayetullah <strong>Ali Hamaney</strong>'in hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan gelişmelerin ardından, ülkenin en yüksek yönetim makamına kimin geçeceği konusu Tahran siyasetinin merkezine yerleşti. Yeni dini lideri belirleme yetkisine sahip olan <strong>Uzmanlar Meclisi</strong>, seçim sürecinin son aşamaya geldiğini ve kararın yakın bir zaman dilimi içerisinde kamuoyuna ilan edileceğini duyurdu. Süreçle ilgili açıklama yapan <strong>Uzmanlar Meclisi</strong> Üyesi Ayetullah <strong>Ahmed Hatemi</strong>, halefin belirlenmesi konusunda yürütülen çalışmaların neticelendiğini ifade etti. Bu kapsamda, 56 yaşındaki <strong>Mücteba Hamaney</strong>, babasının ölümünden sonra makam için adı en çok telaffuz edilen figür olarak dikkat çekiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Mücteba Hamaney</strong>, 1969 yılında Meşhed kentinde dünyaya geldi ve eğitim hayatının önemli bir kısmını Şii dünyasının ilim merkezlerinden biri olan Kum kentinde tamamladı. Gençlik yıllarında İran-Irak Savaşı'na katılarak cephede görev alan Hamaney, resmi bir hükümet sıfatı taşımamasına rağmen yıllar içinde rejim hiyerarşisi içerisinde stratejik bir konum elde etti. Özellikle <strong>Devrim Muhafızları Ordusu</strong> ile kurduğu yakın temaslar ve askeri bürokrasi üzerindeki nüfuzu, adaylık sürecinde elini güçlendiren temel unsurlar arasında gösteriliyor. 2019 yılında Amerika Birleşik Devletleri tarafından yaptırım listesine dahil edilen Hamaney'in, <strong>Besiç</strong> milisleri ve <strong>Kudüs Gücü</strong> gibi kritik yapılarla koordineli çalıştığı biliniyor.</p>

<h3>DİNİ RÜTBE VE MEŞRUİYET TARTIŞMALARI</h3>

<p>Ülkenin yönetim yapısında yapılacak bu köklü değişim, 1979 yılındaki İslam Devrimi ile sona eren monarşik sistemin ardından "hanedan siyaseti" eleştirilerini de beraberinde getiriyor. <strong>Mücteba Hamaney</strong>'in adaylığına dair bir diğer tartışma konusu ise Şii mezhebi içindeki dini rütbesinden kaynaklanıyor. Hali hazırda "Hücetülislam" rütbesine sahip olan Hamaney, babasının taşıdığı "Ayetullah" unvanına henüz sahip bulunmuyor. Dini liderlik makamı için geleneksel olarak aranan "Ayetullah" şartı, adaylık sürecindeki en önemli hukuki ve dini eşiklerden biri olarak değerlendiriliyor.</p>

<p>Buna karşın, 1989 yılında Ayetullah <strong>Humeyni</strong>'nin vefatından sonra <strong>Ali Hamaney</strong>'in liderlik makamına seçilmesi sürecinde uygulanan prosedürel değişikliklerin bir benzerinin oğlu için de uygulanabileceği ifade ediliyor. Merhum lider <strong>Ali Hamaney</strong> de göreve gelmeden hemen önce benzer bir süreçten geçerek dini unvanını yükseltmişti. 28 Şubat tarihinde düzenlenen saldırılarda hem babasını hem de eşini kaybeden <strong>Mücteba Hamaney</strong>'in muhtemel liderliği, bölgedeki jeopolitik dengeler ve İran'ın Batı dünyası ile olan diplomatik ilişkileri açısından kritik bir dönüm noktası teşkil ediyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/yeni-iran-lideri-mucteba-hamaney-hakkinda-ne-biliyoruz</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 22:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/03/mucteba-hamaney.jpg" type="image/jpeg" length="82891"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Suriye’de Kürtlerin hayal kırıklığı gerçekçi mi?]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/suriyede-kurtlerin-hayal-kirikligi-gercekci-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/suriyede-kurtlerin-hayal-kirikligi-gercekci-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bu yazıyı Suriye’den yazıyorum. Gördüklerimle kamuoyunda söylenenler arasında uçurumlar var ve gerçeği yansıtmıyor çoğu…]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Kemal Öztürk </em></strong></p>

<p>Halep’te, YPG ile Suriye Ordusu arsında 6 Ocak 2026’da ilk çatışmaların başladığı Şeyh Maksut mahallesine girdiğimde büyük bir şaşkınlık ve üzüntü yaşadım. Çünkü gördüğüm sokaklar, yollar, evler adeta mülteci kampına benziyordu. Neredeyse 15 yıl, kendini Kürtlerin temsilcisi diye tanıtan YPG’nin kontrolünde kalan bu mahalle, Lübnan’da gördüğüm Sabra ve Şatilla mülteci kamplarına benziyordu. Yollar çukur dolu, her yer çamur. Elektrik kabloları açıkta, örümcek ağı gibi her yeri sarmış, evler yıkık dökük ve insanların fakirliği ilk bakıldığında yüzlerinden anlaşılıyor. Dolaştığım sokaklarda çatışma ya da savaş olmamıştı ve bu sefalet yeni değildi. YPG buraları imar edeceğine parayı başka yere harcamıştı, yerin altındaki tünellere.</p>

<h3>Caminin İçinden Geçen Tüneller</h3>

<p>Şeyh Hasan Cami Şeyh Maksut mahallesinin kenarında ve Halep’i yukarıdan gören bir yere sahip. Camiye YPG militanları tarafından el konulmuş ve içine kum torbalarıyla siperler hazırlanmış. Duvarları kırılmış ve keskin nişancılara ateş alanı yapılmış. Caminin tam ortasında büyük bir çukur açılmış ve altına kazılan tünellere geçiş yolu haline getirilmiş. Mahallenin içine doğru giden birçok tünel var. Cami çok sert bir kayanın üzerine inşa edilmi bu yüzden tünellerin zorlukla kazıldığı belli oluyordu. Zemini çamur olan bu karanlık tüneller yüzlerce metre birçok yöne doğru devam ediyordu. Tünellerde zorlukla ilerlerken çok sayıda tuzak ve mayın olduğunu anlatıyordu beraber yürüdüğümüz güvenlik görevlisi.</p>

<p>YPG militanları bu tünellerden geçerek camiye geliyor, buradan ateş edip çatışmaya giriyor ve sonra aynı tünelden kaçıp mahallenin içine saklanıyordu. Burada şiddetli çatışmaların olduğu caminin harabeye dönen yapısından belli oluyordu. Kubbesinde, duvarlarında büyük top mermisi delikleri vardı. Kıble tarafında “Allah” yazısının altında kum torbaları vardı ve duvar kurşunla delik deşik edilmişti.</p>

<p>Caminin karşısındaki binalara keskin nişancılar, ağır makineli tüfekler yerleştirilmiş ve buradan ateş açılmıştı. O nedenle buradaki apartmanlar da çatışmalarda harabeye dönmüştü.</p>

<p>Camideki ve etrafındaki çatışmalarda zora giren YPG militanları mahallenin içlerine doğru kaçmış ve bu kez bir hastaneyi mevziiye çevirmişti. Hastaneye girdiğimde burada da şiddetli çatışmaların olduğunu duvarlardaki kurşun ve roket izlerinden anlayabiliyordum. Yerlere stetoskoplar, ilaçlar ve hastane malzemeleri dağılmıştı. Duvarlarda asılı Abdullah Öcalan posterleri yırtılıp yere atılmış, hasta odalarındaki yataklar, sedyeler sağa sola savrulmuştu.</p>

<p>Burası da cami gibi bir savaş alanıydı ve Suriye güçleriyle YPG militanlarının çatışma mevziisi olmuştu.</p>

<h3>Şeyh Maksut’taki Sefalet</h3>

<p>Şeyh Maksud mahallesinin her yanının böyle olduğu düşünülmesin çünkü her yerde çatışma olmamıştı. O bölgeleri dolaştığımda bu kez sefaletin, yokluğun, geri kalmışlığın derin izlerini gördüm sokaklarda. Doğrusu çok üzüldüm, Kürtlere reva görülen bu yaşam şekli utanılacak bir durumdu. İç savaştan önce Halep’in sanayi bölgesinin çalışan işçileri bu mahallerde otururdu. Yani aslında fakirlerin mahallesiydi. Fakat YPG burayı kontrol altına aldıktan sonra demografi tamamen değişti. % 45 olan Kürt nüfus % 80’e çıktı, Araplar ve Hıristiyanlar buradan göçtü. İç savaş ve YPG yönetiminde iki mahallenin fakirliği ve sefaleti daha da arttı.</p>

<p>YPG mahalledeki yolları, elektrik sistemini, alt yapıyı düzelteceğine yerin altında tüneller kazmaya harcadı paraları.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><a href="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0002.webp" rel="nofollow" title="suriye-yollari_0002"><img alt="" decoding="async" height="2016" sizes="368px" src="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0002.webp" width="1512" /></a></p>

<p><a href="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0003.webp" rel="nofollow" title="suriye-yollari_0003"><img alt="" decoding="async" height="2016" sizes="368px" src="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0003.webp" width="1512" /></a></p>

<p><a href="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0004-scaled.webp" rel="nofollow" title="suriye-yollari_0004"><img alt="" decoding="async" height="2560" sizes="368px" src="https://kemalozturk.com.tr/wp-content/uploads/2026/01/suriye-yollari_0004-scaled.webp" width="1920" /></a></p>

<h3>YPG Halkı Muzdarip Etti</h3>

<p>Kürt mahallerinde yaşayanlar örgütün sert baskısı altına hayatlarını sürdürdü. Bu nedenle kameralar karşısında konuşmak istemediler. Biraz cesur olanları YPG’nin mahalleye hiçbir yatırım yapmadığını, Araplarla Kürtler arasında ayrım yaptığını, keyfi uygulamalarla insanları tutukladığını anlattı. Özellikle dindar olanlar camilere ve dini hayata karşı YPG’nin düşmanca davranmasından şikayet ettiler.</p>

<p>Aslında bu şikayetleri dinlemeseydim bile mahallede gördüğüm sefalet ve yokluk YPG’nin nasıl kötü bir yönetim sergilediğini, halkı muzdarip ettiğini ve insanları canından bezdirdiğini anlayabiliyordum. YPG’nin diğer yönettiği şehirlerde de durumun aynı olduğunu, oradaki halkla yapılan röportajlardan anlayabiliyorduk.</p>

<p>Tüm bunlar YPG’nin Suriye’nin üçte birini kontrol ettiği muazzam büyük coğrafyada, eline geçen büyük fırsatı nasıl kaçırdığını gösteriyor. Halkın gönlünü kazanacağına, onlarla iş birliği yapıp şehirleri mamur edeceğine ve örnek bir yönetim sergileyeceğine yerin altına tüneller kazmakla geçirmişti yıllarını.</p>

<h3>Dünyadaki SDG-YPG Algısındaki Yanlışlar</h3>

<p>Halep’ten Rakka’ya doğru gidiyorum ve arabada yazıma devam ediyorum. Ters yola girmiş arabalara şoför arkadaşım şaşırmıyor nedense. Bense Halep’ten Rakka’ya giden yolda etraftaki sefalete, harabe haline gelmiş binalara ve köylere bakıyorum. Bir ülke ancak bu kadar yokluk ve sefalet içinde olabilir. 60 yıllık diktatörlük, 14 yıllık iç savaş bu güzel ülkeyi ve toprakları perişan etti ve hâlâ da huzura kavuşamadı bu ülke.</p>

<p>Şimdi YPG’nin, Dürzilerin, Nusayrilerin özerklik, bağımsızlık talepleri yüzünden, İsrail’in işgali ve terörü nedeniyle acı çekmeye devam ediyor ülke. İnsani olarak beni çok derinden etkiliyor bu acı tablo.</p>

<p>Rakka ve Deyri Zor Arap şehirleriydi ve oraya Arap aşiretleri hakimdi aslında. ABD’nin zorlaması ve maddi sebeplerden dolayı bu aşiretler 2015’de SDG çatısı altında YPG ile iş birliğine gittiler. Bu iki şehre Haseke, Ayn El Arab, Kamışlı, Deyr Hafir katıldı. SDG’nin tüm masraflarını ABD ödedi ve üstelik bu bölgelerdeki petrol gelirleri de SDG’ye verildi.</p>

<p>SDG komutanlığına getirilen Mazlum Abdi yüzünden sayıları 45 Bini bulan silahlı gücün tamamının YPG kontrolünde olduğu imajı yayıldı. Hatta Mazlum Abdi silahlı güçlerinin sayısının 100 Bini bulduğunu açıkladı ama bu gerçek değildi. Bir başka bilinmeyen gerçek ise YPG aşiretler üzerinde hiçbir zaman tam kontrole sahip olmadı.</p>

<p>Buna rağmen dünyadaki algı Kürtlerin (YPG kendini tüm Kürtlerin temsilcisi olarak lanse ediyordu ki bu da doğru değildi) Suriye’de büyük bir güç olduğu yönündeydi fakat saha gerçeği ile uzaktan yakından alakası yoktu bunun.</p>

<p>Tüm bu gerçek olmayan algıların üzerine bir de YPG kontrolünde olan şehirlerde tıpkı Halep’in iki mahallesinde olduğu gibi çok kötü bir yönetim, ırkçılık, ayrımcılık, yolsuzluk yaparak kendi sonunu hazırladı.</p>

<h3>Şehirler nasıl bu kadar kolay el değiştirdi?</h3>

<p>YPG kontrol ettiği tüm bölgelerde Kürt olmayan, kendi ideolojisini benimsemeyen kesimlere karşı (bunlar içinde Kürt aşiretleri de vardı) ayrımcı ve ırkçı bir politika izledi. ABD yardımları, petrol gelirleri, elektrik gelirleri, vergiler ve ticaretten elde ettiği parayı kendi örgüt çıkarları için kullandı ve büyük yolsuzluklar yapıldı. Milyarlarca dolardan bahsediyorum.</p>

<p>SDG’nin kurucularından Salih Müslim’in yeğeni Dr. Usame Müslim ile Halep’te görüştüğümde bu konuda şunu söyledi, “YPG komutanları yolsuzluktan zengin oldu ve hepsi yurt dışına servet kaçırdı. Ne Kürtlere ne Araplara elde ettikleri gelirlerden pay verdiler. Halkımız daha da fakirleşti ve YPG’nin yönettiği tüm bölgelerde sefalet hakim oldu.”</p>

<p>Bu adaletsizlik sonunda bazı Arap aşiretlerinin canına tak etti ve 2023 yılında Deyri Zor’da YPG’ye karşı isyan ettiler. Yoğun çatışmalar yaşandı ve Halep’in kuzey kırsallarına kadar sıçradı. ABD duruma müdahale etmedi, hatta gizlice YPG’ye destek verdi. İran ve Esed rejimi ise örgütün ABD silahlarıyla Arap aşiretlerini ezmesini sadece izledi. Sonunda Arap Aşiretleri büyük kayıplar vererek geri çekildi. Fakat SDG’nin dağılma süreci bu şekilde başlamış oldu.</p>

<p>YPG hiçbir zaman Arap aşiretlerinin istek ve taleplerini dikkate almadı, ABD’nin desteği ile büyük şehirleri ve toprakları elinde tutacağını düşündü. Bu hayati bir yanılgıydı ve bu yılın başında acı gerçekle yüzleşti.</p>

<p>Ahmet Şara ise akıllınca bir siyaset güderek Arap aşiretleriyle sıcak ilişkiler kurdu ve yanına çekmeyi başardı. Bu sıcak ilişki sonucunda Arap aşiretleri 10 Mart mutabakatını destekledi.</p>

<p>Ancak Kandil dağındaki PKK komutanları anlaşmadan memnun değildi ve Mazlum Abdi onların sözünden asla çıkamazdı. PKK’nın isteğiyle YPG Halep’in iki mahallesinde Suriye ordusuyla çatışmaya girdi ve büyük yenilginin başlangıcı bu hatalı karar oldu. Arap aşiretleri bir bir SDG’den ayrıldığını duyurdu ve Şam yönetiminin saflarına geçti. Böylece aslında Arap aşiretlerinin kontrolünde olan Rakka, Deyri Zor, Deyir Hafir birkaç gün içinde hızlıca el değiştirdi. Bu tüm dünyada bir şok etkisi yarattı ama Suriye gerçeğinde şaşırtıcı bir durum değildi aslında. Herkes o şehirleri Arap aşiretlerinin yönettiğini biliyordu.</p>

<p>YPG zulmettiği halkın saf değiştirmesini “ihanet” olarak tanımladı fakat asıl gerçek, milli Kürtler dahil, halk zulümden kendini kurtarmak için saf değiştirmişti.</p>

<h3>ABD YPG’yi neden tasfiye etti?</h3>

<p>Mazlum Abdi ABD Başkanlarıyla görüşmelerini süsleyerek basına servis etmesinden kısa bir süre sonra büyük bir duygusal çöküş ve hayal kırıklığı ile yüzleşti.</p>

<p>Suriye Özel temsilcisi Tom Barrack bir Twitter paylaşımıyla artık SDG ile işlerinin bittiğini ve Suriye hükümetiyle çalışacaklarını duyurdu. Galiba silahlı Kürt hareketinin kırılma noktalarının en ikonik durumuydu bu mesaj. YPG bir anda ortada kaldı ve bu kez de Şam hükümetinin arkasında duran ABD’yi “ihanetle” suçladı.</p>

<p>YPG’nin Suriye sahasındaki gerçekleri çarpıtarak kandırdığı diasporadaki Kürtler sanırım Mazlum Abdi’den daha fazla duygusal kırılma yaşadı ve öfkeyle herkesi suçlu ilan etti. Türkiye suçlanan devletlerin başında geliyordu. DEM partisi şehirlerde gösteriler yaparak YPG’yi düştüğü hayal kırıklığı çukurundan çıkarmaya çalıştı ama beyhude bir çabaydı bu da.</p>

<p>ABD sahadaki gerçekleri görmüş, Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Katar’ın ve birçok ülkenin destek verdiği, güçlü bir liderlik sergilen Ahmet Şara’nın karşısında SDG’ye destek vermenin artık anlamsız olduğunu anlamıştı. YPG ve PKK’nın ABD’ye sonsuz güveni ve tarihten ders almaması aslında en büyük hayal kırıklığının nedeniydi.</p>

<h3>Kürtler Değil YPG Sükutu Hayal Yaşamalı</h3>

<p>Suriye’de Kürtlerin tamamı YPG’yi desteklemez. İdeolojik olarak çok farklıdır ve camileri yıkıp siper yapan sosyalist YPG’ye karşın son derece dindarlardır. Ancak güçleri olmadığından statükoyu değiştiremememiş ve sessiz kalmışladır.</p>

<p>Tüm bu politikaların, çatışmaların, ittifakların Suriyeli Kürtlerle bir alakası bulunmuyor. Dolayısı ile ABD ve Arap aşiretlerinin SDG’yi terk etmesi sonrası buradaki ayrılıkçı olmayan Kürtler herhangi bir sükutu hayal yaşamadı. İşin doğrusu sükutu hayal yaşaması gereken YPG ve PKK. Süreci okuyamadılar, müzakere edemediler, imza attıkları anlaşmalara uymadılar, şehirleşemediler, halkın gönlünü kazanamadılar. Tüm bunları yapan bir örgütle ne devletler, ne aşiretler ne de aklı olan kimse çalışmak ister.</p>

<p>Kaynak: Al Jazeera </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/suriyede-kurtlerin-hayal-kirikligi-gercekci-mi</guid>
      <pubDate>Thu, 29 Jan 2026 16:48:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2026/01/suriye-2.webp" type="image/jpeg" length="73876"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahıska sürgününün yıldönümünde hafıza tazeleme.. Nasıl sürüldüler]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgununun-yildonumunde-hafiza-tazeleme-nasil-surulduler</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgununun-yildonumunde-hafiza-tazeleme-nasil-surulduler" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[71 yıl önce, 14 Kasım 1944'te dönemin Rusya lideri Stalin imzasıyla çıkarılan bir kararla, Ahıska Türkleri sürgüne gönderildi. 86 bin Türk Müslüman nüfus, Ahıska'dan Fergana'ya, Fergana'dan Krosnadar'a nasıl sürüldüler]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dünya Bülteni / Haber Merkezi</strong></p>

<p>Ahıska bugünkü Gürcistan topraklarının güney batısına kurulu bir şehir. Türkiye sınırına 15 kilometre uzaklıkta, Posof ırmağının iki yakasında. Ruslar bu bölgeye Meshetya diyorlar. Bundan dolayı Ahıska Türkleri, Meshet Türkleri olarak da adlandırılıyor. </p>

<p>Ahıska bölgesi, 1578 yılında Osmanlı Devleti’nin yönetimine geçti ve eyalet merkezi haline getirildi. 1828-1829 Osmanlı-Rus savaşının ardından imzalanan Edirne Antlaşması’yla Ahıska, Rusya’ya bırakıldı. Bu savaştan sonra bölgeden Müslüman ve katolik nüfusun önemli bölümü Osmanlı topraklarına göç etti. </p>

<p>Birinci Dünya Savaşı’nın ardından bölge bu kez Sovyetler Birliği sınırları içinde kalan Gürcistan’a bağlandı. Ancak Sovyet dönemi Ahıska Türkleri için zorlu bir dönemin de başlangıcıydı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya'sı ile Sovyet Rusya arasında yaşanan çarpışmalar Kafkasya ve Kırım’daki yüzbinlerce Türk için acı dolu yılları da beraberinde getirdi.</p>

<p>Silah altına alınan 40 bin Türk başkalarının savaşı için hayatını verdi. Cepheden dönmeyi başaranlarsa ummadıkları bir manzara ile karşılaştı. Bıraktıkları evlerde artık aileleri değil başkaları oturuyordu. Nazilerle işbirliği yapmakla suçlanan Müslümanlar Orta Asya’ya sürülmüştü.</p>

<p><strong>STALİN'İN KARARIYLA 86 BİN TÜRK SÜRGÜN EDİLDİ</strong></p>

<p>“Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin devlet sınırını korumak üzere sınır şehri Ahıska’da yaşayan 86 bin Türk ve Müslüman’ın Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a tahliye edilmesine karar verilmiştir.” Ahıska Türkleri'nin acı dolu sürgün hikayesini başlatan, Stalin imzalı işte bu karardı. </p>

<p>Karar uyarınca ahıska türklerinin 40 bini Kazakistan’a, 30 bini Özbekistan’a, 16 biniyse Kırgızistan’a göç ettirilecekti. Bu karardan üç buçuk ay sonra, 14 Kasım 1944’te Ahıska bölgesinin beş ilinden sürgüne gönderildiler. Sahip oldukları ne varsa geride bırakarak sürgün trenlerine bindirildiler. Vagonlarda zor koşullardaki yolculuk altı hafta sürdü. 17 bin kişi açlık, soğuk ve hastalıklara dayanamadı ve hayatını kaybetti..</p>

<p>Ahıska Türkleri'nin yaşadıkları acı bu zorlu yolculukta da sona ermedi. Yolculuk sonunda Ahıskalıları çok ağır hayat şartları bekliyordu. Çalışma kamplarında kadın, yaşlı, çocuk ayrımı yapılmadan en ağır işlere sürüldüler. Ahıska Türkleri'nin şehirlerde yaşamaları yasaktı. Köylerini izin almadan terk etmeleri de kurallara aykırıydı. Bir nevi sıkıyönetim altında yaşamaya başladılar. Kuralları ihlal etmeleri halinde aileleriyle birlikte 25 yıl Sibirya’ya sürgüne gönderilme tehdidi altındaydılar. Üstelik yeni yerleşim bölgesindeki coğrafi özelliklere adapte süreci de zor oldu. Salgın ve bulaşıcı hastalıklardan, açlık ve ilaçsızlıktan 30 bin Ahıskalı daha hayatını kaybetti</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>İKİNCİ KEZ YERLERİNDEN EDİLDİLER</strong></p>

<p>1944 yılındaki sürgünün ardından, Ahıska Türkleri'nin bir bölümü, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan sınırlarının kesiştiği noktada yer alan Fergana vadisine yerleşti. Ana vatanlarına geri dönüşlerine izin verilmeyen Ahıska Türkleri, bu bölgede kendilerine yeni bir hayat kurdu. Toprağı ekip biçti, ev, mülk sahibi oldu. Ancak bu düzen 45 yıl sürebildi. 1989 yılının Haziran ayında patlak veren olaylar, Ahıska türklerini bir kez daha evinden, toprağından etti. Yaşanan olayların çıkış nedeni, bugün halen tartışılıyor. Bilinen, Ahıska Türkleri'nin Özbeklere zulmettikleri iddiasıyla başlatılan karalama kampanyasının bölge halkları arasında gerilime yol açtığı.</p>

<p>23 Mayıs 1989'da pazar yerinde bir Özbek ve Ahıska Türk'ü arasında çıkan tartışma kısa sürede alevlendi. Ahıskalı ve Özbek gençlerin karşı karşıya geldiği olaylarda, ilk ölüm 3 Haziran günü yaşandı. Onu takip eden birkaç günde 300 kişi hayatını kaybetti. Ahıska Türkleri'nin kırmızı boyayla işaretlenen evleri yağmalandı, binden fazla ev yakılıp yıkıldı. </p>

<p>Canlarını kurtaran Ahıskalılar güç şartlarda sahip oldukları ne varsa geride bırakmak ve evlerini ikinci kez terk etmek zorunda kaldı. Ahıska Türkleri askeri uçaklar ile Rusya’nın Kursk, Belgorod, Tula, Smolensk vilayetlerine taşındı. Fergana’dan 20 bin Ahıska Türkü'nün ayrılmasıyla boşalan ev ve iş yerlerine ise Özbek halkı yerleşti. </p>

<p>1989 olaylarını takip eden bir yıl boyunca Özbekıstan'da yaşayan yaklaşık 100 bin Türk, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Rusya'ya göç etmek zorunda kaldı. Moskova kaynaklı medyaya göre, Ahıska Türkleri'ni, Rus askerleri kurtarmıştı. Ancak yine iddialara göre, Özbeklerle Ahıskalıların karşı karşıya getirilmesinde etkili olan bizzat Sovyet İstihbarat Örgütü KGB'ydi. </p>

<p><strong>BİR KEZ DAHA SÜRÜLDÜLER</strong></p>

<p>1991 yılında Rusya’da yaşayan Sovyetler Birliği vatandaşlarına vatandaşlık hakkı verilmesine ilişkin bir yasa çıkartıldı. Ancak buna rağmen, Rusya'nın Krasnodar bölgesinde yaşayan Ahıskalılar bu haktan mahrum bırakıldı. Zira çoğunun nüfus kaydı bile yoktu. Resmen Rus vatandaşı olmadıkları için, yerel makamlar Ahıska Türkleri'nin toprak kira sözleşmelerini iptal etti. Yasa dışı göçmen olduklarını ileri sürerek eğitim almalarını engelledi. </p>

<p>Ahıskalılar bugün halen sağlık yardımlarınden yararlanamıyor, emniyet güçlerinin düzenli pasaport kontrolleri sırasında kötü muameleye maruz kalıyor ve evlilikleri tanınmıyor. 2002 yılında yüzlerce</p>

<p>Ahıskalı seslerini duyurmak umuduyla açlık grevine bile gitti. Ancak yaşadıkları acı son bulmadı. Dönemin Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri Alvaro Hil Robles, 20 Nisan 2005 tarihinde Strasbourg’da Avrupa Birliği Bakanlar Kurulu Komitesi önünde okuduğu raporla; Krasnodar bölgesinde yaşayan Ahıska Türkleri'nin durumunu gözler önüne serdi: </p>

<p>"Feci durumdalar. Ellerinde kimlik olmadığı için hepsi illegal statüde bulunuyorlar. Yerel görevlilerin keyfi davranışlarına, hakaretlerine maruz kalıyor ve en temel haklardan yoksun bırakılıyorlar. Yabancı düşmanı olan Krasnodar bölge makamları, sürekli yalan söylüyorlar ve olumlu adımlar atmayı reddediyorlar."</p>

<p>Krasnodar’daki yerel yetkililer, Ahıska Türkleri'nin tarihi anavatanları Gürcistan’a gitmeleri gerektiğini savunuyordu. Moskova yönetimi ise "mevcut durumu çok iyi bildiği halde” duyarsız kalmakla suçlandı. Bugün bölgede yaşayan 12 bin Ahıska Türkü yasadışı mülteci konumunda. Bu nüfusun yeni bir sürgüne daha gönderilmek istenmesiyse endişeleri arttırıyor.</p>

<p><strong>SÜRGÜNÜN GERÇEK NEDENİ</strong></p>

<p>1944 sürgününün ardındaki karar Ahıska Türkleri'nin Naziler'le işbirliği yaptığı iddiasıydı. Fakat 2. Dünya Savaşı'nın devam ettiği süreçte erkeklerin çoğu zaten cephedeydi. Geride kalanlarsa kadın, çocuk ve yaşlılardı. Sovyetler Birliği dağıldığında sürgünün arkasındaki asıl gerçek de ortaya çıktı. Kırım ve Ahıska Türkleri'nin sürgünü Sovyet arşivlerinde "Karadeniz çevresinin Türkler'den temizlenmesi" ifadeleriyle yer alıyordu. </p>

<p>Zira Ahıskalılar, Sovyetler Birliği'nde yaşayan halklar arasında kimliğinde "Türk" ifadesi bulunan tek topluluktu. Hatta iddialara göre bu sürgün on yıl öncesinden planlanmaya başlanmıştı. Stalin’in ölümünden sonra Sovyetler'den tüm bu iddiaları kuvvetlendiren bir karar geldi. 1956 yılında kafkasya Müslümanlarına itibarları iade edildi. Bölge halklarının pek çoğu bu kararın ardından yurtlarına döndü.</p>

<p>Ancak Ahıskalılar tıpkı Kırım Türkler'i gibi geri dönmesine izin verilen halklara dahil edilmedi. Yurdundan edilen bir halk, komünist dönem boyunca Sovyet coğrafyasının farklı noktalarında yaşam mücadelesini sürdürdü. Gittikleri her coğrafyada farklı zorluklarla karşılaştılar. Ahıska Türkleri'nin kendi vatan topraklarına ne zaman kavuşacağıysa muamma.</p>

<p><strong>AHISKA TÜRKLERİ BUGÜN DOKUZ AYRI ÜLKEDE</strong></p>

<p>Bugün Gürcistan sınırları içindeki ahıska bölgesinin nüfusu, 18 bin 500 civarında. Ancak bunların sadece çok küçük bir bölümü Ahıska Türk'ü. Vatanlarından edilen Ahıska Türkleri'nin çoğu halen mülteci konumunda. Avrupa komisyonunun hazırladığı raporlara göre mülteci konumunda olan Ahıskalılar'ın sayısının 425 bini bulduğu tahmin ediliyor. </p>

<p>Bazı kaynaklara göreyse bu rakam 630 bine kadar çıkıyor. Ahıskalılar bugün dokuz ayrı ülkede, dört bin 200 ayrı yerleşim birimine dağılmış şekilde yaşıyor. Bugün nüfuslarının en yoğun olduğu ülkelerin başında Kazakistan geliyor. Bunun yanı sıra Türkiye'de, Azerbaycan'da, Rusya'da, Özbekistan'da, Kırgızistan'da ve Ukrayna'da yüz binlerce Ahıska Türkü'nün yaşadığı tahmin ediliyor.</p>

<p>Ahıska Türkleri'nin ana vatanı olan Gürcistan topraklarında bugün yaşayan Ahıskalılar'ın sayısı ise sadece bin. Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri Ahıska Türkleri'ne göçmen statüsü tanıyor. İlk etapta beş bin Ahıskalı, ABD'ye göç ederken, bugün 15 bin civarında Ahıska Türk'ü Amerika'da yaşıyor.</p>

<p><strong>VATANA DÖNÜŞ</strong></p>

<p>Sovyetlerin çöküşünden sonra Ahıska Türkleri için yeni bir dönem başladı. Ancak Ahıskalılar'ın Gürcistan'da kalan topraklarına dönme isteği Tiflis yönetimi tarafından sıcak karşılanmadı. Zira Ahıska'nın da içinde yer aldığı Cavaheti'de artık Ermeni nüfus yaşıyordu. Gürcistan 1999 yılında Avrupa Konseyi'ne üye olurken Ahıska Türkleri'nin geri dönüşü için birtakım taahütlerde bulundu. </p>

<p>Geri dönüşün 12 yıl içinde yani 2011 yılında tamamlanması konusunda mutabakata varıldı. Gürcistan parlamentosu 2007 yılında, Avrupa Konseyi'nin de zorlamasıyla ''gerı dönüş'' yasasını kabul etti. Yasadan faydalanmak isteyen Ahıska Türkleri, geri dönmek için Gürcistan makamlarına başvurmaya başladı. </p>

<p>Bölgeden 86 bin kişi çıkarılsa da başvuruların 10 bini geçmemesi dikkati çekti. Üstelik Gürcistan hükümeti binlerce kişinin başvurusunu da evraktaki eksiklikler nedeniyle reddetti. Dokuz bin beşyüz kişiye yani başvuruda bulunanların yüzde 90'ına bu hak verilmedi.</p>

<p><strong>GERİ DÖNÜŞE ETNİK SORUN ENGELİ</strong></p>

<p>Gürcistan uzun süredir Abhazya ve Güney Osetya’da ayrılıkçı hareketlerle boğuşuyor. 2008 yazındaki savaşın ardından Güney Osetya ve Abhazya'nın bağımsızlıklarının Rusya tarafından tanınması toprak bütünlüğü konusunda Tiflis yönetimini sıkıntıya sokuyor. </p>

<p>Ancak Gürcistan'daki etnik sorunlar Abhazya ve Güney Osetya'yla sınırlı değil. Ahıska’nın bugün içinde yer aladığı Cavaheti bölgesinde nüfusun çoğunluğunu Ermeniler oluşturuyor. Bölgeyi Erivan’a bağlamak isteyen Javak ve Virk gibi yerel unsurlara göre Cavaheti tıpkı Karabağ ve Türkiye’nin bir bölümü gibi 'Büyük Ermenistan'ın bir parçası. Bu bölgede Ermenistan para birimi dram kullanılıyor. </p>

<p>Üstelik gençlerin çoğu üniversiteye gitmek için Gürcistan'ı değil, Ermenistan'ı tercih ediyor. Bu hassas dengede "Cavaheti ikinci bir Karabağ mı olacak?" sorusu bugün bile gündemdeki yerini koruyor.</p>

<p>Bölge aynı zamanda Hazar petrollerini Akdeniz'e taşıyan Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının da güzergahında olması nedeniyle stratejik bir öneme sahip. Gerek Gürcistan, gerekse Türkiye ve Azerbaycan bölgede hattın geleceğini tehlikeye sokacak yeni bir etnik gerilimden endişe duyuyor. Bölge 2008'de tamamen boşaltılan Ahılkelek'teki Rus askeri üssüne de ev sahipliği yapıyordu. Cavaheti'deki Ermeni gruplar bu üssün kapanmasına uzun süre direnmişti</p>

<p><strong>KIRGIZİSTANDAKİ AHISKALILAR</strong></p>

<p>Kırgızistan’da, halen 50 bine yakın Ahıskalı Türk yaşıyor. Anavatanları Ahıska’dan zorla göç ettirilen Ahıskalılar, Kırgızistan’da yaşamın her alanında yer alsalar da vatan özlemleri sürüyor. Doğup büyüdükleri Ahıska’dan sürgün edilen Ahıska Türkleri'nin bir bölümü Kırgızistan’a yerleştirildi. </p>

<p>Göç sırasında büyük sıkıntılar çeken Ahıskalılar, Kırgızistan’a ulaştıklarında sıcak karşılandılar. Kırgızlar'ın evlerinde konuk edilip sofralarında ağırlanan Ahıskalılar Kırgızistan’da yer edinip yaşamaya başladı.</p>

<p>Tarım ve hayvancılık alanındaki becerilerini Kırgızistan’a da taşıyan Ahıskalılar, başta başkent Bişkek olmak üzere, Çuy bölgesi, Talas, Calalabad ve Oş kentlerinde yerleştirildi. Bugün sayıları 50 bini bulan Ahıskalılar, bir Kırgızistan vatandaşı olarak yaşamın her alanında yer alabiliyor. 71 yıl önce zorla koparıldıkları yurtlarına dönüş yollarının açılıyor olması özellikle yaşlı kuşakları heyecanlandırsa da gençler bu konuda pek istekli gözükmüyor. </p>

<p>Her yıl 14 Kasım haftasında Ahıska Sürgünü Anma Toplantısı yaparak toplumsal birliklerini de koruyan Ahıskalılar dramlarını her fırsatta dünyaya duyuruyor. Son olarak çekilen belgesel filmde, Ahıskalılar'ın zorla göç ettirilmeleri ve günümüzdeki yaşamları anlatılıyor. </p>

<p><strong>STALİN SÜRGÜNLERİ</strong></p>

<p>1864 yılında yaşanan büyük Çerkes sürgünü, Kafkas halklarının yaşadığı son zorunlu göç acısı değildi. İkinci Dünya Savaşı'nın son günlerinde Kuzey Kafkasya ve Kırım'daki halklar için, Nazilerle işbirliği yaptıkları suçlamasıyla sürgün kararı çıkarıldı. </p>

<p>Sürgün kararlarının altında bizzat dönemin Sovyet lideri Stalin'in imzası vardı. Kırım Türkleri, 18 Mayıs 1944 gecesi toplu halde vagonlara bindirilerek Orta Asya'ya gönderildi. Sürgüne zorlananların büyük bir bölümü kadın ve çocuklardı. Kırım Türkleri sürgün yolunda nüfuslarının yarısına yakınını kaybetti.</p>

<p>Kırım Türkleri'nden önce sürgün acısını yaşayanlar ise Karaçay Türkleri oldu. 2 Kasım 1943 günü binlerce Karaçay Türkü evlerini terk etmek zorunda kaldı. </p>

<p>Balkar Türkleri ise aynı acıyı 8 Mart 1944'te yaşadı. Sürgün acısını yaşayan Türkler'e son olarak Ahıskalılar eklendi. </p>

<p>Kuzey Kafkasya halkalarından Çeçen ve İnguşlar da o dönemde sürgün acısını yaşadı. 23 Şubat 1944 arifesinde Çeçen-İnguş Otonom Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşları tüm kasaba ve köylerin meydanlarında Kızıl Ordu Günü’nü kutluyordu. </p>

<p>Güvenlik güçleri tüm meydanların etrafını sardı ve askeri komutanlar da her bir meydanda vatandaşlara tüm Çeçen ve İnguş halkının Orta Asya ve Sibirya’ya sürgüne gönderilmesine ilişkin Yüksek Sovyet Kararnamesi’ni okudu. </p>

<p>Sürgüne gönderilen halkları, sürüldükleri bölgelerde de ağır yaşam koşulları bekliyordu. Çalışma kamplarında kadın, yaşlı, çocuk ayrımı yapılmadan en ağır işlere sürüldüler. Şehirlerde yaşamaları yasaktı. Köylerini izin almadan terk etmeleri de kurallara aykırıydı. Stalin'in ölümünün ardından Çeçen ve İnguşlar'ın yurtlarına dönmelerine izin verildi. Kırım Türkleri ise vatana dönüş için Sovyetler Birliği'nin dağılmasını beklemek zorunda kaldı. </p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgununun-yildonumunde-hafiza-tazeleme-nasil-surulduler</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 16:19:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-net/images/haberler/2019/11/ahiska_surgununun_yildonumunde_hafiza_tazeleme_nasil_surulduler_h345998_ea068.jpg" type="image/jpeg" length="42704"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Ahıska Sürgünü: Kimin stratejik devamlılığı?]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgunu-kimin-stratejik-devamliligi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgunu-kimin-stratejik-devamliligi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[14 Kasım 1944’te Türkiye’nin Kars ve Ardahan sınırında bulunan, aynı zamanda Misak-ı Milli Sınırları içinde yer alan Batum’un da komşusu olan ve nüfusunun tamamını Türklerin oluşturduğu Ahıska eyaleti, Sovyet Ordusu’nun denetiminde birkaç gün içerisinde Ruslara göre Türklerden “temizlenmişti”.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Yücel Oğurlu</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Uzak veya yakın tarihte yaşanan ve artık değiştiremeyeceğimiz olayların bir kısmı için zafer çığlıkları atmak bir kısmı içinse ağıtlar yakmak bugüne pratik bir katkı sunmuyor. Fakat tarih bilimi, uzun periyodlara yayılsa da tekrarlanagelen benzer birçok olayı gözlerimizin önüne seriyor.</p>

<p>Hâlbuki çoğunlukla, yaşanan dramlar üzerinden, tekil hadiseler üzerinden yazılar yazılır, düşünceler paylaşılır, matemler tutulur fakat hemen ertesi gün her şey unutulur, hayat kaldığı yerden devam eder, gider… Tekil hadiseler yerine, onların oluşturduğu zincirin halkalarının birbiriyle bağlantısını kurmak, olayları hazırlayan sebepleri, hangi amaçlara yönelik olduğunu, hangi plan ve stratejinin parçası olduğunu ve sonuçlarını görmek ihmal edilir. Bu ihmaller, gaflete dönüştüğünde bir diğer felaketin gelmesine seyirci kalınır.</p>

<p>14 Kasım 1944’te Türkiye’nin Kars ve Ardahan sınırında bulunan, aynı zamanda Misak-ı Milli Sınırları içinde yer alan Batum’un da komşusu olan ve nüfusunun tamamını Türklerin oluşturduğu Ahıska eyaleti, Sovyet Ordusu’nun denetiminde birkaç gün içerisinde Ruslara göre Türklerden “temizlenmişti”.</p>

<p>Ahıskalılar’ın Türkiye sınırından sürgün edilerek Özbekistan, Kazakistan ve Sibirya Bölgesi’ne yük ve hayvan vagonlarında bir aya yaklaşan yolculukları, gerçekten insanlık tarihi açısından trajik bir olaydır. Her vagona beş-altı kalabalık ailenin sıkıştırıldığı, tuvalet ihtiyaçlarının bile giderilme imkânlarının olmadığı, aç-susuz süren bu ölüm ve sürgün yolculuğu, bugün dokuz ülkeye yayılmış ve nüfusları beş yüz bin ile bir milyon arasında olduğu tahmin edilen Ahıska Türkleri’nin bitmeyen trajedisinin bir bölümüydü.</p>

<p>Peki, olayın ardında neler vardı, amaçlar ve temel strateji neydi? Ahıska Türklerinin sürgüne gönderilmesi Türkiye sınırındaki Sovyet topraklarında Rusların kendileri için güvenli sahalar açması içindi. Bu hiç yeni bir durum değildi ve öncülü olan diğer olaylar zincirinin bir halkasıydı.</p>

<p>İkinci Dünya Savaşı’nın son yıllarına denk gelen birkaç ay içinde; Çeçen, İnguş, Kırım Tatarları, Karaçay ve Balkar halkları da Kafkasya Bölgesi’nden aynen Ahıskalılar gibi Orta Asya ve Sibirya Bölgesi’ne sürülmüştü.</p>

<p>Bu olayların da öncesine gidersek zincirin bu kısmının, 1850’lerden itibaren Rusların Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya’da Türk veya diğer Müslüman halkları bölgeden sürmesinin devam edegelen bir parçasıydı.</p>

<p>Mayıs 1864, “Büyük Kafkas Sürgünü” Kuzey Kafkasya’yı; 1877 (93 Harbi) ise kısmen Kuzey Kafkasya’da geri kalanlarla, Güney Kafkasya’yı boşaltıyordu. Türkler ve onlara yakın kardeş halklara karşı uluslararası literatüre de girmiş bulunan iğrenç bir tabir olan “etnik temizlik” yapılıyor idi. Bu kapsamda Batı’dan Doğu ve Kuzeye doğru, Çarlık Rusyası ve daha sonra Sovyet Rusya kayıtlarına bakarak kimlerin etkilendiğini şöyle sıralayabiliriz: Tatarlar, Meşetiler (Ahıska Türkleri), Çerkesler (Adıgeler), Abhazlar, Karaçay-Balkarlar, Çeçen-İnguşlar, Dağıstanlılar (Avar, Dargin, Lak, Lezgi, Kumuk vb.), Azerbaycan Türkçesinde konuşanlar (Terekeme ve Karapapahlar dâhil).</p>

<p>Bu halkların hemen hepsi kendi trajedilerine ve hikâyelerine odaklanmıştır. Anma günlerinde yalnızca o güne mahsus olarak olaylar hatırlanır ve üzülünür. Yukarıda yazdığımız olaylar arasındaki zinciri birleştirme ve puzzle’ı tamamlama işi ihmal edilir. Hal böyle olunca bir planlama strateji üretmek de mümkün olmaz.</p>

<p>Şimdi bu vahim tablo, Türkler, Boşnaklar, Arnavutlar, Torbeşler, Goranlar gibi ortak özellikleri, tarih boyunca Türklerle beraber ve kardeşlik hukuku üzerine yaşamış halkların dramı görülmeden anlaşılamaz. Balkanlarda 1850’lerde başlayan bu dramın nihai uzantıları, Bulgaristan’daki Türklerin 1982’de ve Bosna-Hersek’in 1990’larda yaşadıklarıdır. Bosna Hersek’te Boşnaklara karşı yapılanlar da bu 150 yıllık olaylar zincirinin devamıdır. Kırım savaşları ve Kırım halkının defalarca sürgüne gönderilmesi de bu genel strateji ve plandan bağımsız değildir.</p>

<p>Türkiye’nin çevresindeki Türk ve Türklere yakın akraba veya kardeş halkları Anadolu’dan coğrafi olarak yalıtarak ve onları zaman içerisinde dil ve kültür bakımından ana-gövdeden uzaklaştırarak yok etmek amaçlanıyordu.</p>

<p>Karadeniz kıyılarında yerleşik olan bütün bu gruplara ek olarak Karadeniz’le hiçbir bağlantısı olmayan ve Kafkasya’nın en dağlık bölgelerine veya Balkanların iç kesimlerine kadar bu planlama ve “insansızlaştırma” devam ediyordu. Bu 150 yıllık dönemde, bir zamanlar Revan Hanlığı olarak bilinen bugünkü Ermenistan’ın ve Gürcistan’ın iç kesimlerindeki Türkler ya Anadolu’ya ya İran’a ya da sürgün yoluyla Orta Asya’ya dağıtılıyordu.</p>

<p><strong>Peki, sizce bu stratejinin doğal sonucu ve uzantısı nedir?</strong></p>

<p>Bir asır önce Türk hâkimiyetinin olduğu bütün bölgelerden Anadolu’ya çekilerek sıkıştırılan Türkler ve onların yakın akraba ve kardeş halkları olarak gördüğümüz (Türkmen, Kürt, Laz, Çerkes, Abhaz, Çeçen, Dağıstanlı vb.) Müslüman halkların, parça parça atomize edilerek ayrıştırılıp birbirinden uzaklaştırılması ve Anadolu’nun bütün kardeş halklar için cehenneme çevrilmesidir. Bu 150 yıllık plana ateş taşıyan, körükle üfleyen ve benzin taşıyan ahmaklar, kendi çıkarlarımıza değil, başkalarına hizmet etmeye devam edecektir. Etnik ayrımcılık ve bölücülük kadar ırkçılık da ayrıştırıcı ve dışlayıcı bir tehdittir.</p>

<p>Bütün bu olanların, hangi amaçla yapıldığını görmek için büyük araştırmalara gerek yok. Fakat ne ders kitaplarımızda ne de genel tarih kitaplarımızda bu konular açılmadan kapanır.</p>

<p>Sayılan sürgünlerin birbiriyle bağlantısını anlayamayan kişi ve halkların yeni sürgün ve katliamlara hazırlıklı olması gerekir. Halepçe’de kimyasalı atan el ile Kırım’ı, Ahıska’yı, Çeçen-İnguş sürgününü, Bosna’yı ve benzerlerini planlayan, Ortadoğu’yu dizayn eden, Irak’ı ve Suriye’yi yeni baştan tasarlayan akıl ve stratejinin aynı olduğunu görememek, zihni bir sığlık ve zavallılıktır.</p>

<p>Akif’in nazım tespiti ile bitirelim:</p>

<p>“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;</p>

<p>Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?”</p>

<p>Gerçekten de yeni acıklı olayların tekrar etmemesi, hamasetten değil, kesintisiz çalışma yanında, planlama ve strateji üretip uygulamaktan geçiyor.</p>

<p>Kaynak: Diriliş Postası</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/ahiska-surgunu-kimin-stratejik-devamliligi</guid>
      <pubDate>Fri, 14 Nov 2025 16:17:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-net/images/haberler/2019/11/ahiska_surgunu_kimin_stratejik_devamliligi_h453387_c051a.jpg" type="image/jpeg" length="51344"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hindistan neden "Hz. Muhammed'i seviyorum" diyenleri yargılıyor?]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/hindistan-neden-hz-muhammedi-seviyorum-diyenleri-yargiliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/hindistan-neden-hz-muhammedi-seviyorum-diyenleri-yargiliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Son bir ayda, Hindistan yönetimi, “Muhammed’i Seviyorum” ifadesini kullanan Müslümanlara yönelik operasyonlarla sert müdahalelerde bulundu. Piyasalarda ve evlerde yapılan baskınlarda çok sayıda kişi gözaltına alındı, evler yıkıldı. Yüzlerce kişi resmî suçlamalarla karşı karşıya bırakıldı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yashraj Sharma’nın Al Jazeera’de yayımlanan haber-analizine göre</strong>, Hindistan’da son haftalarda Müslüman topluma yönelik dikkat çekici bir yargı süreci yaşanıyor. Başbakan Narendra Modi’nin liderliğindeki Hindu milliyetçisi Bharatiya Janata Partisi’nin (BJP) yönetiminde olan eyaletlerde polis, “I Love Muhammad” (Muhammed’i Seviyorum) ifadelerini tişörtlere, afişlere veya sosyal medyaya yazan binlerce Müslüman’ı gözaltına aldı, bazı evleri ise yıkıldı.</p>

<p>Haberde yer alan bilgilere göre, bugüne kadar en az 22 ayrı dava kapsamında <strong>2.500’den fazla Müslüman</strong> hakkında suçlama yöneltildi; <strong>40 kişi tutuklandı.</strong> Sivil haklar örgütü <strong>Association for Protection of Civil Rights (APCR)</strong>, bu tutuklamaları “ifade özgürlüğünün bastırılması” olarak nitelendiriyor.</p>

<h3><strong>Olay Nasıl Başladı?</strong></h3>

<p>Sharma’nın aktardığına göre olay, 4 Eylül’de Uttar Pradesh eyaletine bağlı Kanpur kentinde <strong>Eid al-Milad al-Nabi</strong> (Hz. Muhammed’in doğum günü) kutlamaları sırasında başladı. Müslüman bir mahallede, “I Love Muhammad” yazılı ışıklı bir tabela asıldı. Ancak bazı Hindu gruplar, tabelenin “yeni bir dini unsur” olduğunu öne sürerek şikâyette bulundu.</p>

<p>Şikâyet üzerine polis, iki düzine kişiye karşı <strong>“dini nefreti körüklemek”</strong> suçlamasıyla dava açtı. Bu suçun cezası, mahkûmiyet halinde <strong>beş yıla kadar hapis.</strong></p>

<p>Tepkiler kısa sürede Kanpur sınırlarını aşarak Telangana, Gujarat, Maharashtra, Uttarakhand ve Cammu Keşmir’e yayıldı. Ülkenin dört bir yanında Müslümanlar, “I Love Muhammad” yazılı pankartlar ve tişörtlerle yürüyüşler düzenledi.</p>

<p>Ancak 26 Eylül’de Bareilly kentinde düzenlenen bir protesto, polisle göstericiler arasında şiddetli çatışmalara dönüştü. Polis, aralarında tanınmış imam <strong>Tauqeer Raza</strong>’nın da bulunduğu <strong>75 kişiyi tutukladı.</strong> Gözaltına alınan bazı kişilerin evleri ise <strong>buldozerlerle yıkıldı.</strong></p>

<h3><strong>Yasal Durum Ne Diyor?</strong></h3>

<p>Hindistan Anayasası, <strong>din özgürlüğünü (Madde 25)</strong> ve <strong>ifade özgürlüğünü (Madde 19)</strong> güvence altına alıyor. Ancak Yashraj Sharma’nın haberinde aktardığına göre polis, bu olaylarda doğrudan “Muhammed’i seviyorum” demeyi değil, “kamu düzenini bozmak” ve “dini nefreti teşvik etmek” gibi maddeleri öne sürüyor.</p>

<p>APCR ulusal koordinatörü <strong>Nadeem Khan</strong>, Al Jazeera’ye yaptığı açıklamada, “Yasalar doğrudan ‘Muhammed’i seviyorum’ demeyi suç saymıyor. Yetkililer, bunun etrafında dolanarak gözdağı veriyor,” ifadelerini kullandı.</p>

<p>Khan, Hinduların tanrılarının resimlerinin ülkenin her köşesinde bulunduğunu hatırlatarak, “Eğer bu görüntüler Müslümanları rahatsız etmiyorsa, ‘Muhammed’i seviyorum’ sözü de kimseyi tehdit etmez,” dedi.</p>

<p><strong>Amnesty International Hindistan Başkanı Aakar Patel</strong> ise durumu, “ifade özgürlüğünün ihlali” olarak nitelendirdi:</p>

<blockquote>
<p>“Bu tür barışçıl dini ifadeler, ne Hindistan anayasasına ne de uluslararası hukuk normlarına göre yasaklanabilir.”</p>
</blockquote>

<h3><strong>Artan İslamofobi ve Siyasi Arka Plan</strong></h3>

<p>Yashraj Sharma’nın haberine göre, 2014’te Modi’nin iktidara gelmesinden bu yana Hindistan’da <strong>Müslüman azınlığa yönelik baskı ve ayrımcılık</strong> arttı.<br />
Verilere göre, <strong>nefret söylemi olayları 2023’te 668 iken 2024’te 1.165’e çıktı</strong> – yüzde 74’lük bir artış. Bu olayların çoğu BJP yönetimindeki eyaletlerde yaşandı.</p>

<p>Delhi merkezli siyaset analisti <strong>Asim Ali</strong>, “Hindu-Müslüman anlaşmazlıkları artık çok hızlı biçimde ulusal krizlere dönüşüyor,” diyerek, medyanın ve sosyal medyanın bu süreci körüklediğini belirtti.</p>

<p>Kanpur olayının ardından Modi’nin seçim bölgesi Varanasi’de BJP destekçileri, “I Love Bulldozer” (Buldozeri Seviyorum) yazılı pankartlar astı. Bu slogan, Müslümanların evlerinin yıkılmasına gönderme yapıyor.</p>

<h3><strong>Genç Müslümanlar Arasında Hayal Kırıklığı</strong></h3>

<p>Siyasi analist <strong>Rasheed Kidwai</strong>, Al Jazeera’ye yaptığı değerlendirmede, bu krizin “dini değil, siyasi bir meseleye dönüştüğünü” söyledi.<br />
Kidwai’ye göre, özellikle Müslüman gençler arasında “çifte standart” algısı giderek derinleşiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>APCR verilerine göre, “I Love Muhammad” yazdığı için gözaltına alınanların büyük kısmı <strong>genç yetişkin Müslümanlar.</strong><br />
Analist Asim Ali, bu durumun “gençleri daha da dışlanmış hissettirdiğini” söylüyor:</p>

<blockquote>
<p>“Artık herkes potansiyel suçlu muamelesi görüyor. Nefretin temposu her geçen gün artıyor.”</p>
</blockquote>

<p>Yashraj Sharma’nın <em>Al Jazeera</em>’de yayımladığı bu ayrıntılı habere göre, Hindistan’da “I Love Muhammad” ifadesi etrafında başlayan tartışma, yalnızca bir dini slogan değil; <strong>ifade özgürlüğü, eşit yurttaşlık ve devletin tarafsızlığı</strong> gibi konularda büyüyen bir krizin yansıması olarak değerlendiriliyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/hindistan-neden-hz-muhammedi-seviyorum-diyenleri-yargiliyor</guid>
      <pubDate>Tue, 14 Oct 2025 20:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/10/hindistan-2.jpg" type="image/jpeg" length="68945"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Türkiye, Dünya Müslüman topluluğunun tanınmış lideri oluyor]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/turkiye-dunya-musluman-toplulugunun-taninmis-lideri-oluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/turkiye-dunya-musluman-toplulugunun-taninmis-lideri-oluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye'nin Ukrayna Müslüman topluluğuna yardımındaki önemli rolünü değerlendirirken, Ankara'nın Avrupa Müslümanlarının Ukrayna'daki dindaşlarını destekleme çabalarını koordine etmedeki özel rolünü de belirtmek gerekir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Kamran Mammadov*</em></strong></p>

<p>Ukrayna'daki silahlı çatışmanın ilk günlerinden itibaren, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın liderliğindeki Türkiye, Rusya-Ukrayna çelişkilerinin müzakere formatı çerçevesinde çözülmesi taraftarı olarak tutarlı bir şekilde konumlandı. Savaşın dört yılı aşkın süresinde Ankara, Ukrayna'daki çatışmanın barışçıl çözümü için bir dizi büyük girişimde bulundu. Savaşın ilk ayında İstanbul'da müzakerelerin düzenlenmesinden başlayarak, Temmuz 2022'de ünlü "Karadeniz Tahıl Girişimi" kapsamında Karadeniz'de serbest denizcilik koşullarının ana hatlarının oluşturulmasına ve 2025 yazında Rus ve Ukrayna heyetlerinin üç tur ikili müzakerelerinin yürütülmesine kadar. Türk diplomasisinin etkinliği, acil insani sorunların çözümüne yaklaşmayı ve büyük çaplı esir takasları ile ölenlerin cenazelerinin değişimini gerçekleştirmeyi sağladı.</p>

<p>Ankara'nın Rusya-Ukrayna uzlaşmasındaki rolü, yalnızca çatışma tarafları tarafından değil, aynı zamanda dünya toplumu tarafından da tanınıyor. Boşuna değil ki, Çekya Dışişleri Bakan Yardımcısı Jiří Kozák, Türkiye'nin Kiev ile Moskova arasında "köprü" rolünü üstlendiğini belirtti.</p>

<p>Ancak Türkiye'nin Ukrayna'daki barışçıl uzlaşma sürecine katkısı yalnızca resmi toplantıların organizasyonuyla sınırlı değil. Şubat 2022'den itibaren Türkiye, savaşın asıl mağdurları olarak adil bir şekilde kabul edilen Ukrayna'nın sivil halkına kapsamlı yardım sağlıyor. Ukraynalılar, şehirlerin yıkılması, ilaç, gıda ve su eksikliği nedeniyle muazzam zorluklar ve acılar yaşıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ukrayna'ya insani yardımda özel bir rolü üstlenen kurum, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı (TİKA)'dır. Dört yıl boyunca TİKA, düzenli olarak Ukrayna'ya insani yardım kargoları gönderiyor, hasar gören enerji altyapısını restore etmeye yardımcı oluyor ve tıbbi kurumlara ekipman ve ilaç sağlıyor.</p>

<p>Yereldeki faaliyetlerinde TİKA, Ukrayna'daki Türk ve Müslüman örgütlere dayanıyor: Ukrayna Müslümanları Derneği (UMD), Kırım Ulusal Refah Fonu ve Ukrayna Müslüman Kadınlar Birliği.</p>

<p>Türk desteğinin koordinasyonu ve dağıtım sistemindeki kilit unsur UMD'dir. Farklı milliyet ve etnik gruplardan Müslümanları birleştiriyor, onları Ukrayna toplumuna entegre ediyor ve Ukrayna Müslüman topluluğunun çıkarlarını koruyor. Bu asil misyonu, Ukrayna Müslümanları Ruhani İdaresi "Umma" ile yakın ittifak içinde hayata geçiriyor. Dernek, hayırseverlik, kültürel aydınlanma ve dini misyonerlik faaliyetleriyle aktif olarak uğraşıyor. UMD, şu anda kanlı savaş koşullarında her zamankinden daha fazla desteğe ihtiyaç duyan Ukrayna Müslüman topluluğunun haklarını savunuyor. Tam da Ukrayna Müslümanlarının zor kaderine katılımı, onların himayesi ve savaş dönemindeki acılardan kurtuluşu, UMD'yi faaliyetlerinde kamu örgütü işlevlerinin çok ötesine taşımaya zorluyor.</p>

<p>Dernek, savaş alanlarında ölen herkes ve masum kurbanlar için toplu dualar düzenliyor, ayrıca kadınlar ve çocuklar gibi sosyal olarak savunmasız kesimleri, eğitim programları ve istihdam yaratma projelerini başlatıp finanse ederek destekliyor. Örneğin, 2024 yılında Ukrayna Müslümanları Derneği, TİKA'nın desteğiyle Kiev'de dikiş atölyeleri açtı. Bu, birçok kadına, özellikle Ukrayna Silahlı Kuvvetleri mensuplarının eşleri ve dullarına, savaş sırasında istihdam sağlayarak ailelerini geçindirme fırsatı verdi.</p>

<p>UMD, kutsal görevi doğrultusunda Ukrayna ordusuna katılarak anavatanlarını ve ailelerini kâfirlerin istilasından korumak için giren tüm Müslümanları destekliyor. Dernek, Ukrayna askeri papazlık servisiyle yakın işbirliği yapıyor, Kırım Yarımadası yerlileri (Kırım Tatarları) dahil Ukrayna Müslümanları için kutsal kitaplar ve dua kitapları iletiyor. Manevi kitapların okunması ve Allah'a yönelme, savaşçılara zafer inancını aşılıyor ve ruhlarını güçlendiriyor.</p>

<p>UMD çatısı altındaki müftüler, Ukrayna ve Rusya Müslümanları arasında büyük çaplı bir kardeş katliamı savaşını önlemede önemli katkı sağlıyor. Rus kardeşlerine inanç açısından fetvalar vererek, işgalci saldırgan savaşta yer almanın günahkârlığını ve yanlışlığını açıklıyor. Müftüler ve derneğin sivil aktivistleri, İslam'ı benimseyen Rus esirlerle ortak toplantılar düzenliyor. Örneğin, 17 Eylül'de Ukrayna Müslümanları Derneği Başkanı, Kırım Tatar halkının değerli evladı Şeyh Süleyman Hayrullayev, Rus esir kampını ziyaret ederek Müslüman inançlı esir savaşçılarla sohbet etti. Bu sohbetlerde, Kuzey Kafkasya ve Volga bölgesinin Türk, Çerkes, Vaynah ve diğer halklarının temsilcilerine, para veya sabıka silme karşılığında Ukraynalıları öldürmek için silahla gelenlere, adaletsiz savaşa katılmanın ağır bir günah olduğu açıklanıyor. Buna karşılık, esaretten kurtulup eve döndükten sonra, davranışlarının günahkârlığını ve alçaklığını fark eden birçok esir, arkadaşlarını ve tanıdıklarını, doğru Müslüman'ın yaşam tarzı ve davranışıyla bağdaşmayan bu korkunç hataları tekrarlamamaya ikna ediyor.</p>

<p>Dernek, tüm gücüyle Kırım, Donbass, Zaporijya ve Herson bölgelerinin işgal altındaki topraklarındaki Ukrayna Müslümanlarının zor kaderini hafifletmeye çalışıyor. Aktivistler, Müslüman topluluğu temsilcilerinin hak ihlallerini titizlikle takip ediyor ve onları işgal yönetiminin baskılarından, uluslararası Müslüman ve Türk kurumları aracılığıyla, ayrıca ulusal hükümetler aracılığıyla, öncelikle Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın otoritesine dayanarak koruyor.</p>

<p>Türkiye'nin Ukrayna Müslüman topluluğuna yardımındaki önemli rolünü değerlendirirken, Ankara'nın Avrupa Müslümanlarının Ukrayna'daki dindaşlarını destekleme çabalarını koordine etmedeki özel rolünü de belirtmek gerekir. Türkiye, AB ve Ukrayna'daki geniş insani yardım kuruluşları ağı sayesinde, ihtiyaç sahiplerine hedefli yardım sağlamak amacıyla Avrupa İslam Örgütleri Federasyonu (FIOE) ile Ukrayna Müslümanlar Konseyi'ne üye Ukrayna Müslüman örgütleri arasında köprü görevi görüyor.</p>

<p>Türkiye tarafından kurulan Ukrayna Müslüman topluluğu destek sistemi, kapsamlı bir nitelik taşıyor ve yalnızca maddi değil, aynı zamanda manevi yönleri de kapsıyor. Boşuna değil ki, Türk şair ve yazar Sezai Karakoç İslam dünyasının korunmasının, Ummanın dünya lideri olarak Türkiye'nin kutsal görevi olduğunu iddia etmişti. Ayrıca, dünya çapındaki Müslüman topluluğuna destek ihtiyacını vurgulayarak, 21 Haziran 2025'te düzenlenen 51. İİT Zirvesi'nde Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “İslam dünyasının çok daha büyük rol oynayacağı bir dönemin arifesindeyiz” dedi.</p>

<p>Şimdi Ukrayna en ağır sınavlardan geçiyor, tüm ülke, tüm sakinleri Rus saldırganlığını yansıtan tek bir kalkan haline geldi. Müslüman inancı, adalet ve özgürlük savaşçılarının ruhunu güçlendiriyor. Ukrayna'nın direnci, kâfirlerin tecavüzlerine karşı korunma örneği olup, tüm dünyanın saygısını hak ediyor. Yabancı acıya kayıtsız kalmayan herkesin doğrudan görevi, Ukrayna halkına bu ağır mücadelede her türlü yardımı sağlamaktır.</p>

<hr />
<p><strong>*Gazeteci, Güney Kafkasya ve Doğu Avrupa Azerbaycanlı Gazeteciler Topluluğu kurucusu</strong></p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/turkiye-dunya-musluman-toplulugunun-taninmis-lideri-oluyor</guid>
      <pubDate>Sat, 11 Oct 2025 12:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/10/erdogan-musluman-liderler.jpg" type="image/jpeg" length="27564"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Nepal'de Neler Oluyor?]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/nepalde-neler-oluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/nepalde-neler-oluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Nepal'de sosyal medya yasağının ardından başlayan gençlik ayaklanması ülke genelinde krize dönüştü. Gösterilerde şu ana kadar 30 kişi hayatını kaybetti, 1033 kişi yaralandı. Parlamento binası ateşe verildi, Başbakan Sharma Oli istifa etti.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong><em>Nepal</em></strong>, geçen hafta WhatsApp, Instagram ve Facebook’un da aralarında bulunduğu 26 sosyal medya platformuna erişimi, “kayıt zorunluluğu yerine getirilmediği” gerekçesiyle yasakladı. Bu adım, nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan gençler tarafından sert şekilde protesto edildi. Muhalefet, yasağın aslında yolsuzluk karşıtı sesleri susturmaya yönelik olduğunu öne sürdü.</p>

<h3>ÜLKE GENELİNDE PROTESTOLAR VE SALDIRILAR</h3>

<p>Yasak kararının ardından başkent <strong><em>Katmandu</em></strong> ve diğer şehirlerde binlerce genç sokaklara çıktı. Polis, göstericilere göz yaşartıcı gaz, tazyikli su ve copla müdahale ederken, bazı bölgelerde gerçek mermi kullanıldığı bildirildi. Pazartesi günü sadece bir günde 19 kişi hayatını kaybetti, 200’e yakın kişi yaralandı.</p>

<h3>PARLAMENTO ATEŞE VERİLDİ</h3>

<p>Salı günü öfke daha da büyüdü. Göstericiler, Katmandu’daki parlamento binasını, <strong><em>Nepali Kongre Partisi</em></strong> genel merkezini ve eski Başbakan <strong><em>Sher Bahadur Deuba</em></strong>’nın evini ateşe verdi. Bazı bakan ve milletvekillerinin evlerine de saldırılar düzenlendi. Olaylar sırasında üç kişi daha öldü.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<h3>BAŞBAKAN OLI İSTİFA ETTİ</h3>

<p>Can kayıplarının artması üzerine Başbakan <strong><em>Sharma Oli</em></strong>, yaptığı açıklamayla istifasını duyurdu. Oli, istifasının, sürecin siyasi yollarla çözümüne katkı sunması amacıyla alındığını belirtti.</p>

<h3>ORDUDAN SERT AÇIKLAMA</h3>

<p>Nepal Genelkurmay Başkanı <strong><em>Ashok Raj Sigdel</em></strong>, protestocuları yağma ve kundaklama ile suçladı. Sigdel, gerektiğinde Nepal Ordusu’nun duruma müdahale edeceğini belirtti. Silahlı askerler, parlamento binasında güvenlik önlemleri aldı.</p>

<h3>Z KUŞAĞI ÖN SAFLARDA</h3>

<p>Gösterilerin başını üniversite ve lise öğrencilerinin çektiği, bazı küçük yaştaki çocukların da protestolara katıldığı bildirildi. Gösteriler sosyal medyada örgütleniyor; lider ya da organizasyon bulunmuyor.</p>

<h3>#NEPOKIDS ETİKETİ YAYILIYOR</h3>

<p>Protestoların simgelerinden biri haline gelen <strong>#NepoKids</strong> etiketi, siyasilerin çocuklarının lüks yaşamlarını eleştiriyor. Gençler, bu durumun liyakatsizlik ve yolsuzluğun göstergesi olduğunu savunuyor.</p>

<h3>SOSYAL MEDYA YASAĞI GERİ ÇEKİLDİ AMA GERİLİM SÜRÜYOR</h3>

<p>Hükümet, tepkilerin büyümesi üzerine sosyal medya yasağını pazartesi gecesi geri çekti. Ancak protestolar sona ermedi. Göstericiler, yolsuzlukla mücadele taleplerinin karşılanmasını istiyor.</p>

<h3>ŞİMDİ NE OLACAK?</h3>

<p>Başbakanın istifasına rağmen ülkenin yönetimi belirsizliğini koruyor. Bazı siyasetçilerin güvenlik güçlerinin koruması altına girdiği bildiriliyor. Katmandu’da süresiz sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Ancak gençler, yasağa rağmen gösterilerini sürdürüyor.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/nepalde-neler-oluyor</guid>
      <pubDate>Thu, 11 Sep 2025 00:01:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/09/nepal.jpg" type="image/jpeg" length="34264"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ABD desteği olmadan İsrail uçaklarının Katar saldırısı imkânsız]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/abd-destegi-olmadan-israil-ucaklarinin-katar-saldirisi-imkansiz</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/abd-destegi-olmadan-israil-ucaklarinin-katar-saldirisi-imkansiz" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İsrail'den 1700 km uzaklıkta (gidiş dönüş 3400 km, F-35'lerin menzili 2200 km) olan Katar'a saldırı düzenlenebilmesi için F-35 savaş uçaklarının Suudi Arabistan veya Ürdün semalarında yakıt ikmali yapması gerekiyor. ABD tanker uçakları olmadan İsrail'in bu saldırıyı gerçekleştirmesi ise mümkün değil. Oysa ABD saldırıdan haberdar olmadığını ileri sürmüştü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Orta Doğu’da diplomasi arayışlarını sekteye uğratacak bir saldırı yaşandı. İsrail Hava Kuvvetleri’ne ait F-35 savaş uçaklarının Katar’ın başkenti Doha’da düzenlediği hava operasyonunda, <strong>Hamas’ın siyasi bürosundan isimlerin bulunduğu barış ve müzakere heyeti</strong> hedef alındı. Heyetin, ABD eski Başkanı Donald Trump’ın önerdiği yeni bir ateşkes planını görüşmek üzere toplandığı belirtiliyor.</p>

<p>Saldırının hemen ardından Washington’dan resmi bir açıklama yapılmadı. Ancak diplomasi çevreleri, <strong>Trump’ın bu operasyondan haberdar olmadığı iddiasını gerçekçi bulmuyor</strong>. Zira böylesine geniş çaplı bir hava operasyonunun, ABD’nin hava sahası ve ikmal desteği olmadan gerçekleşmesi imkânsız görünüyor.</p>

<p>ABD'NİN DESTEĞİ OLMADAN İMKANSIZ</p>

<p>İsrail Hava Kuvvetleri’nin Katar’ın başkenti Doha’ya düzenlediği iddia edilen hava saldırısı, askeri çevrelerde yeni bir tartışmayı gündeme getirdi: <strong>F-35 savaş uçakları bu mesafeyi nasıl kat etti?</strong></p>

<h3>1700 Gidiş, 1700 Dönüş: Matematik Ortada</h3>

<p>Tel Aviv–Doha arası kuş uçuşu mesafe yaklaşık <strong>1700 kilometre</strong>. Yani İsrail’den kalkıp geri dönecek bir F-35’in toplamda <strong>3400 kilometrelik</strong> bir görev icra etmesi gerekiyor. Oysa F-35’in dahili yakıt kapasitesiyle ulaştığı “ferry range” (hiç silah taşımadan sadece uçuş menzili) <strong>2200–2500 km</strong> civarında. Bu da tek depo ile gidiş–dönüşü mümkün kılmıyor.</p>

<h3>Senaryolar</h3>

<p>Uzmanlara göre İsrail’in bu uçuşu gerçekleştirmiş olması birkaç muhtemel senaryoyu akla getiriyor:</p>

<p><strong>Havada Yakıt İkmal:</strong></p>

<p>En güçlü ihtimal bu. ABD yapımı KC-135 veya KC-46 tipi tanker uçaklar bölgeye konuşlandırılarak F-35’lere havada yakıt sağlamış olabilir. Bu yöntemle uçuş menzili sınırsız hale geliyor.</p>

<p><strong>Ara Üs Kullanımı:</strong></p>

<p>İsrail uçakları resmi olarak açıklanmasa da Ürdün, Suudi Arabistan veya Körfez’deki bazı ABD üslerinde ikmal yapmış olabilir. Böyle bir durumda Doha’ya varış ve geri dönüş çok daha kolaylaşıyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Silah–Yakıt Dengesi:</strong></p>

<p>Görev profilinde daha az mühimmat, daha çok yakıt taşıma tercih edilmiş olabilir. Ayrıca F-35’lere harici yakıt tankları da takılabiliyor. Bu, uçağın gizlilik (stealth) özelliğini azaltır ama menzili ciddi şekilde artırır.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/abd-destegi-olmadan-israil-ucaklarinin-katar-saldirisi-imkansiz</guid>
      <pubDate>Wed, 10 Sep 2025 00:57:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/09/israil-ucaklari-44.jpg" type="image/jpeg" length="43326"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[The Economist: Türkiye ve Güney Kore küresel savunma sanayisinde öne çıkıyor]]></title>
      <link>https://www.dunyabulteni.com.tr/the-economist-turkiye-ve-guney-kore-kuresel-savunma-sanayisinde-one-cikiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.dunyabulteni.com.tr/the-economist-turkiye-ve-guney-kore-kuresel-savunma-sanayisinde-one-cikiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[The Economist’in analizine göre, Batı ve Rusya’nın üretim sıkıntıları yaşadığı savunma sanayisinde Türkiye ve Güney Kore yeni küresel aktörler olarak öne çıkıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><em>The Economist</em> dergisinde yayımlanan analizde, dünya genelinde hız kazanan savunma yarışının yeni dengelerine dikkat çekildi. Avrupa savunma sanayisinin Soğuk Savaş sonrası toparlanmakta zorlandığı, Rusya’nın ise savaş maliyetleri ve yaptırımlar nedeniyle büyük darbe aldığı belirtildi. Analizde, bu boşluğu Türkiye ve Güney Kore'nin doldurduğu vurgulandı.</p>

<h3>RUSYA’DA İHRACAT YARI YARIYA AZALDI</h3>

<p>Modern mühimmat ve ileri teknoloji silah sistemlerine duyulan ihtiyacın arttığı ifade edilen yazıda, Batılı savunma şirketlerinin eski üretim kapasitelerine ulaşmakta geciktiği belirtildi. Dünyanın en büyük ikinci silah ihracatçısı konumundaki <strong><em>Rusya</em></strong>’nın, hem savaşın maliyeti hem de Batı yaptırımlarının parça tedarikini engellemesi nedeniyle ciddi bir düşüş yaşadığı aktarıldı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Analize göre, <strong><em>Rusya</em></strong>’nın silah ihracatı 2022’ye kıyasla yüzde 50 oranında azaldı. Geleneksel müşterilerin ise alternatif tedarikçilere yönelmeye başladığı kaydedildi.</p>

<h3>TÜRKİYE “YERLİ VE MİLLİ” STRATEJİYLE KÜRESEL SAHNEDE</h3>

<p>Analizde, savunma sanayisindeki bu boşluğu dolduran ülkeler arasında <strong><em>Türkiye</em></strong>’nin öne çıktığı vurgulandı. Cumhurbaşkanı <strong><em>Recep Tayyip Erdoğan</em></strong>’ın liderliğinde yürütülen “yerli ve milli” üretim politikası sayesinde, Türkiye’nin savunma ihracatının 7 milyar dolar seviyesine ulaştığı belirtildi.</p>

<p><strong><em>Bayraktar TB2</em></strong> ve <strong><em>Akıncı</em></strong> gibi insansız hava araçlarının savaşların seyrini değiştiren örnekler arasında yer aldığı ifade edildi. Kara, deniz ve hava platformlarındaki modernizasyon sayesinde <strong><em>Türkiye</em></strong>’nin artık yalnızca bölgesel değil küresel bir aktör olduğu vurgulandı.</p>

<p>Ayrıca, Türk savunma sanayi şirketlerinin Avrupa pazarında yaptığı yatırımlarla yalnızca tedarikçi değil, aynı zamanda teknoloji geliştiren ve stratejik iş birlikleri kuran bir yapıya dönüştüğü bilgisi verildi.</p>

<h3>GÜNEY KORE AVRUPA’DA PAZARINI GENİŞLETTİ</h3>

<p>Analize göre <strong><em>Güney Kore</em></strong> de benzer bir atılım içerisinde. Özellikle Avrupa ile yapılan yüksek hacimli anlaşmalar sayesinde dikkat çeken <strong><em>Seul</em></strong> yönetimi, NATO standartlarına uyum, hızlı teslimat ve uygun maliyet avantajı sağlayarak ihracatını artırdı.</p>

<p>Tanklardan topçu sistemlerine kadar geniş bir ürün gamında dış satım yapan <strong><em>Güney Kore</em></strong>, uluslararası pazarda etkisini büyüttü.</p>

<h3>İKİ ÜLKE KURALLARI YENİDEN TANIMLIYOR</h3>

<p><em>The Economist</em>’in değerlendirmesinde, <strong><em>Türkiye</em></strong> ve <strong><em>Güney Kore</em></strong>’nin artık küresel savunma yarışında sadece izleyici konumunda olmadığı, aksine oyunun kurallarını değiştiren iki stratejik aktör haline geldiği belirtildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
                </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.dunyabulteni.com.tr/the-economist-turkiye-ve-guney-kore-kuresel-savunma-sanayisinde-one-cikiyor</guid>
      <pubDate>Tue, 02 Sep 2025 22:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://dunyabultenicomtr.teimg.com/crop/1280x720/dunyabulteni-com-tr/uploads/2025/09/akinci-44.jpg" type="image/jpeg" length="47094"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
